Bu Bir Hayal Değildir

Anılar arasında dolaşırken küçük bir çocuğa rastladım. Dikkatle bakınca farkettim ki, o çocuk bendim. Oyuncaklarıyla oynarken kendi kendine konuşuyordu, dublörlük yapıyordu onlara. 'Ne şizofrenik bir çocukmuşum' diyerek bir süre izledim. Gözlerimi kısarak inceledim çocuğu. Evet, bu işi yapsa yapsa o yapabilirdi. Usulca yaklaşıp saçlarını kavradım. Korkuyla yüzüme baktı. Gülümsedim, 'korkma ufaklık, ben yabancı değilim' dedim. Rahatlamıştı, hemen inandı bana. Kendisiyle karşı karşıya olduğunu hissetmiş olmalıydı.
Özür dileyerek başını okşadım. Uzatmak istemiyordum, 'Fazla vaktini almayacağım' diyerek eline silahı tutuşturdum. Tuhaf bir refleksle sıkı sıkıya kavradı silahı. Soğukkanlılığını koruyordu. 'Senden hayallerimi öldürmeni istiyorum' dedim, 'Bunu sadece sen yapabilirsin.' Alaycı bir yüz ifadesiyle bana baktı. Sonra silaha baktı gülerek. Ani bir ciddiyetle tekrar yüzüme bakarak 'Sen buraya gelmekle hayallerini zaten öldürmüş oldun' dedi. Şaşırdım, 'Nasıl yani?'
O anda silahı kafasına dayayıp tetiği çekti. Patlayan kafatasının içinde bir kağıt parçası ilişti gözüme. Üstünde şu not yazılıydı:

'Bu bir hayal değildir.'

Sana içim düştü!

İnan yardıma ihtiyacım olmasa gelmezdim sana. Sorumluklarım çok ağır, kalbim bu yükü taşımıyor. Rica etsem, bana biraz yardımcı olabilir misin? dediğimde bana gülmüştü. Kendimi farklı görmüyordum ben, aynı bendim. Savaştığım şeylere karşı aldığım bendim bile aynıydı. Peki ama neden gülmüştü? Bunu ona sormaya karar verdim.
"Neden güldün?
"Güldüm, çünkü hoşuma gitti."
"Ben anlamayıp, dalga geçtiğini sandım."
"Hayır seni anladım. Anladıklarıma gülüyorum zaten. Anlamadığım şeylere üzülürüm ben."
"İçim rahatladı. Peki bana yardım edecek misin?"
"Evet, içeri geç ve uzan."
"Şey yanlış anladını sanırım."
"Hayır sen yanlış anladın. Ben seni yalnız anladım. Yoksa yanılıyor muyum?"
"Hayır haklısın."
İçeri geçtim ve uzandım. Biraz sonra o da yanıma gelip uzandı.
"Hadi, şimdi hayal kuralım ve içini rahatlatalım."
"İçim şimdiden rahatladı bile."
"Yapmak istediğim buydu zaten, yanına uzanıp paylaşmak.İlk hayalin neydi?"
"Buydu, tam olarak, ilk hayalim buydu"
"Unutma kalbin artık tek senin için atmıyor, benim için de atıyor ve bizim görevimiz yakalayıp, yerine güzellikler katarak oraya geri göndermek."
"İyi ki sana içim düştü ve iyi ki gerçek oldu."
Tam olarak istediğim buydu ve parça parça almaktan bıktığım bir zamanda beni bulup, kendini tanıtmıştı.
Ve ben o günden sonra artık hiç yabancılık çekmedim. Bana yabancı gelen insanları da bütün kuvvetimle ittim..

Uyanma

Sevgiliyle birlikte uyumak isteyen onlarca insan var çevremde.

Sanki bir kez uyuyunca sihirli bir değneğin dokunacağını ve tüm sıkıntıların sona ereceğini düşünüyorlar zahir.

Gel gelelim işin aslına. Halihazırda bir sevgilileri de yok hani.

Ben olsam sevgiliyle uyuma hesapları yapacağıma, sevgiliyle uyanma hesapları yaparım. Zaten yalnız uyandıktan sonra değişen bir şey yok, yani illa birinin uykuma eşlik etmesinin bir anlamı yok.

Ah ah. Şöyle uyandığımda yanımda birini bulsam, o da sevgilim olsa. Onunla terlediğimi daha doğrusu terinin iyice bana bulaştığını bir hissetsem fena mı olur yani. Zaten sevgili vasfını kazanamış bir düzine sikkodan insan bu deneyimi yaşıyor, ben de yaşasam ne eksilir ne azalır ki. Bu nedenle ben yanımda uyanan kişinin derdindeyim.

Ancak iş birlikte uyanmakla da bitmiyor, o hissiyatla kendimi banyoya duşun altına atacaksam elbette uyanmanın bir anlamı yok. Bu yüzden o terli, kirli halimle yataktan çıkmaya üşenmeme yol açacak birine ihtiyacım var aynı zamanda.

İsteyen kimle uyursa uyusun, ben uyandığıma bakıyorum, o kadar....

Gözlerindeki Anlam Karmaşası

Gözlerindeki anlam karmaşasında
Halin tavirlarımı mest etmiş, bana bakıyor
Belirsiz hisselerimi hareketlendiren
Ve sessizlikten beni alıp sana bulduran
Gözlerindeki anlamın tüm hüznü beynimi sarmış
Kelimeler çıkıyor isteklice ve aynı yere gidiyor
Haykırıyor kalbim seni bulmam için
Ve sen uzaklarda bir yerde habersizsin
Bunlar olurken…
Haykırışlar nafile, yokluğun üzerimde
Varlığın var oluşum, kalbimde gizlediğim
Bilinmezlik akıyor gözlerinden
Ama ya kalbim bunu anlayabilir mi?
Sensizliği beynime gömebilir mi?
Ve sen yakınlarda bir yerlerdesin benim için
İstesen gelirsin ve koyarsın kalbime hisselerini
Biliyorum ama, çok zor dersin yine
Acı çeken gözlerime bakarken bilemezsin
Ama sen yine yoksun gizlendiğin yerdesin
Bunlar olurken…

Popüler Vicdan Anlayışı

Vicdan...

Ne kadar aşağılayıcı bir duygu. Hatta duygu bile değil, sahne gösterisi! Çok mu sert konuştum? Hayır, aslında siz alışkınsınız benim bu katı hallerime. Bilirsiniz, ruhsuz herifin tekiyim ben. Böyle üstüne basarak konuşmayı seviyorum. Çünkü ne zaman elastik konuşsam, işinize geldiği gibi yorumlayıp paçavra ediyorsunuz sözlerimi. O yüzden acımasız konuşmak zorundayım. Ne de olsa vicdan denen 'şey'i eleştirmek için buradayım. Şimdi öfkeyle sırtlanıp buralara kadar taşıdığım şu ağır sözcükleri yerlere saçma zamanı; iyi dinleyin.

Bir insana acıyarak, onu azarlamış olursunuz. Vicdan, bir azarlama şeklidir. Utangaç, korkak ve samimiyetsiz insanların tarzıdır vicdan. O masum görünen suratlarınızı, oyun sahnesinin dekoru olarak kullanarak etrafa köpüklü sözcükler saçmayı kesin artık!

Gerçekçi olun. Yürekli olun...

Vicdan, empoze ettiğiniz gibi masum bir şey değil; kimi kandırıyorsunuz? Merhamet ettiğiniz insanların hiçbirini sevmiyorsunuz. Merhametinizle boğarak öldürüyorsunuz sevgi denen şeyi. Peki, siz kim oluyorsunuz?

Siz kim olduğunuzu çok iyi biliyorsunuz aslında. Suratınıza taktığınız o 'masum insan' maskesinin ardındaki kafaların içinde ne tilkiler döndüğünü çok iyi biliyorsunuz; söyletmeyin beni.

Şimdi gidin ve o önüne bozuk para atarak egolarınızı gıdıkladığınız dilencilerden özür dileyin. O dilencilerin hepsi sizi lanetle anıyor, hepsi sizden nefret ediyor. Onları güçsüzleştirdiğiniz için, zavallılaştırdığınız için sizi affetmeyecekler. Ne çiçekçi kadın, ne mendil satan çocuk; hiçbiri sizi sevmiyor.

Hepsi bu. Şimdi dağılın...

Anlamıyorsun

Ne düşündüğünü biliyorum.

Ama sen, bunu bildiğime inanmıyorsun. Çünkü ben, senin buna inanmanı sağlayacak şeyler söylemiyorum. Söylediklerimi dinliyorsun, ama genellikle duymuyorsun. Duydukların, inandıkların tarafından başkalaşıma uğrayarak evrim geçiriyor. Beni nasıl duyduğunu bilmiyorum. Sözlerimin beynindeki yankısını tercüme edemiyorum...

Sen konuşuyorsun. Dinlemediğimi sanıyorsun, oysa dinliyorum. Sadece duymazdan geliyorum. Sen konuşuyorsun, bir şeyler anlatıyorsun. Anlattığın şeylerin hepsi bana senin beni anlamadığını haykırıyor.

Belki de bu yüzden duyamıyorum seni. Dinliyorum ama duyamıyorum. Dinliyorum, dinlediğimi anlıyorum ama duyarak değil. Başka türlü anlıyorum seni. Sözlerin, seni duymamı engelliyor. Sözlerin, sesine sağır ediyor kulaklarımı...

Biliyorum, yine anlamıyorsun. Sadece okuyorsun ama anlamıyorsun...

Hiçbir zaman da anlamayacaksın. Bildiğim şeylerin en kötüsü de bu zaten...

Çok Sıcak

Böyle aforizmalı, metaforlu cümleler kurup beyin siken, diğer taraftan da sevişen insanları kıskanan bir yanım var. Merhaba.

Ayrıca “Cümle sonuna konan merhaba sana girsin” dediğinizi de duyar gibiyim. Bunların hiçbirinin önemi yok. Soysal hayatta kimseyi düşüremedikten sonra, kimsenin bilmediği yerlede iş tutamadıktan sonra söylenen her şey bir anlamda anlamını yitiriyor.

Sevgiliye sarılıp, dudak payı hizasında duygusal aşk yaşamak isteyen kız kuruları bile, bu denli prim yapmışken; beynindeki tek düşünce “am görseli” etrafında dönen adam için böyle beylik sözlerin de hiçbir anlamı yok.

Herşeyden sıkılmama yol açan uyuz insanlara sesleniyorum, hem az hem de çok öyle şeyler var ki şu hayatta. Biliyorum Lars Von Trier filmi izleyip ardından ardından maç yorumu yapacaksınız, böyle hissi noktalara dokunan şeyler söyleyip, gidip histen nasip almamış adama vereceksiniz. “Ben eve gidiyorum.” derken “Haha ben sevişmeye gidiyorum, hemen de yiyo piçler.” demek istediğinizin de farkındayım.

“Bana artık elle tutulur şeylerle gelin olur mu? Hatta mümkünse bu bir el olsun, hemen tutarım o anda hatta öylece...” lerle gelmeyin bana, özellikle de bu aralar.

Öptüm bye!

Ne geçti eline?

Ya da daha da önemlisi elinden neler geçti? İşte üzülmek için bir sebep daha. Sevinmek için bir sebep söylemek isterdim ama konumuz bu değil. Asıl konu üzüldüklerimiz. Sen mesela neye üzülürsün? Kalbin kırılınca, istediklerin olmayınca, çok sevdiğinin başına bir şey gelince? Bu arada çok sevdiğinin başına bir şey gelince sevinme durumu olabiliyor. Nasıl mı? Aşk işte. Aklına geliyor ve aklından çıkmıyorsun, sonra kalbine iniyorsun, oradan altlara, daha altlara sonra çıkıyor ve bitiyor. Al işte yine konuyu üzüntüye bağladım. Çünkü konumuz bu. Eline geçen bir şeyin kıymetini bilme süren, elinden geçene kadar değil midir sence de? Ya da başına gelince laf kalabalığı yaptığın bir olay, senin başına gelince o laf kalabalığına nasıl da sinirleniyorsun değil mi? Bu hayat hep böyledir zaten, el, baş, ayak, yürek, kalp, mide hemen hemen bütün duyguların organlarını, uzuvlarını ele geçirmiş bir vaziyetteyken, sen bedenini kontrol etmeye çalışıyorsun. Başarılı olma oranın ise bir. Hayır sayıyla değil, "Bir gün her şey düzelecek" diyerek günleri saydığın zaman ki "Bir". Ama inan bana her şey bir gün düzelecek. Daha önce inandıysan ve hala düzelmediyse o zaman yarın,bu zamanlarda beni bul, sana düzelmemesinin nedenlerini bir bir susayım. Gidesim var dediğin zamanlarda "bırakılasın yok" diyenler var mı? Onları çok sev tamam mı? Şimdi eline ne mi geçti? Bak, eline bak. Bir şey yok değil mi? Sadece bir kaç çizgi. Şimdi kalbine, hayallerine, hislerine bak ve "bir şey yok" diyemediğini kendine açıkla. Ben aradan çekiliyorum.

%'lik

Öyle çok uzun araştırmalar yapmaya falan gerek yok. Bazen şanssızlıklar silsilesi sadece götünde patlıyor, o kadar.

Mesela birbirini tanımayan iki insanın ertesi gün sevgili olarak karşıma çıktığını görüyorum, ya da daha adını bile bilmezken bir sonraki gün onunla yattığını dile getiren insanlar da var. O değil de aralarında pek çok ortak nokta, benzer alışkanlıklar olan insanların birbirlerinin hayatına bu şekilde dahil oluşu ne gariptir ya.

Ben, bana hiç benzemeyen insanlardan hoşlanıyor olabilirim ki öyleyim de. Müşterek zevklerin insan hayatına bir getirisi olmayacağı kanısındayım.

Ancak şu da var ki, hiç düşündüğüm gibi olmuyor dahası bu zamana kadar hiç düşündüğüm gibi çıkan bir sonuca ulaşabilmiş değilim. Nerde sikkodan insan varsa onu bulup, onu kazanmaya çalışıp, hatta yer yer kendi bildiklerimden dahi fedakarlık ediyorum. Yine de olmuyor, başaramıyorum.

Sanırım insanların anlaşabilmesi için gereken paydalara sahip değilim. Şu an bile hiçbir zaman karşılaşmayacağım biri için yeni yeni laflar hazırlıyor olabilir. O da olmasa bunu düşünürken kendimi buluyor olabilirim. Ben aslında bunları hiç düşünmemeliyim. Oksijeni, atmosferi, gayri safi miili hasılayı düşünmeliyim de. De’si şu ki: Yapamıyorum, aklımı sikeyim.

Piç

Acayip derecede iddialı insanlar var:

Kral Oedipus’u hiç duymamış, babasını öldüren bir lanetliyi tanımamış; kadın pedinden lahana bebek yapabilen ya da bilgisayar klavyesini kullanarak burun bokunu 2 metre uzağa fırlatabilen insanlar bunlar...

Hala yazınca, yerine göre ve gerektiğinde “Hâlâ” olarak anlayan o piç yanlarını da sevmiyor değilim hani bunların.

Yumiyum, sulugöz, büsküvi adam, pop tip, cino, minti ve akla gelebilecek her türlü çiklet içinden çıkan çıkartmaları zamanında biriktiren, şimdilerin kocaman adamları-kadınları olan insanlar bunlar...

“Benim çocuk sevgilim” yanlarını da unutmayışları işin cabası. Aslında ne çocuk ne de sevgili. Ama insanın alıp da kaçası, eve getirip sabahlara kadar sevesi bir yanları da var.

Yolsuz kızlar, fahişeler, depserif duygusallar, götler, piçler ve ilişki yancıları derken; neleri ve neleri hatırlatıyorlar bizlere, en çok da bana... Onları seviyorum.

Bir Durum Hikayesi

Saat akşam 18.30. Kadıköy iskelesinin önünde bekliyorum. Sonbaharın verdiği tutkuyla bulutlar gökyüzünde sevişiyorlar ve her doğan çocuk tepemize düşüyor. Kollarımı önümde kavuşturuyorum. Kavuşan pek çok şey daha olsun istiyorum bünyemde. Ayrı kalmış düşüncelerimi kavuşturuyorum.

Dünü düşündükçe takvimler, saatler anlamsız geliyor. Çünkü ben dün de aynı saatte aynı yerde, iskelenin önündeydim. Acaba dün dediğim şey bir dakika öncesi miydi? Kendime mantıklı açıklamalarda bulunmaya çalışıyorum ama nafile. Kafam allak bullak olmuş durumda. Bir saniye öncesiyle bilmem kaç saat öncesi aynıyken nasıl karışmasın zavallı, çaresiz ve küçük kafam?
Resimler canlanıyor kafamda. Zaman kavramını bir kere yitirmişim, saate bakıyorum 18.30. Dünün hangi gün olduğunu bilmeyen işsiz güçsüz ben, ne anlarım ayın kaçı olduğundan. Gerekli işleri angarya bilen beynim fırsatı değerlendirip geçmiş zamana ait görüntülerden bir güzel sunum yapıyor bana. Egomu ve çaresizliğimi çatıştırıyor, mutluluk ve mutsuzluğumu çakıştırıyor duygu dünyamda.

Haydarpaşa’ya doğru yürümeye başlıyorum. Yağmurlu havanın verdiği güzel hikayeleri bir an önce kaleme almak en büyük isteğim yürürken. Zaten bu yüzden treni seçiyorum ya. Acele işim yok, bir yere yetiştiğim yok. Doğru ya, söylemiştim işsiz güçsüz bir adamım ben.

Trene biniyorum. Tren yeni tren de havalandırma çok yetersiz. Klima, nefesinden para kazanan bir hoca gibi tüm gücüyle sıcak hava üflüyor. Ayaktayım. Tren daha Haydarpaşa’dan tıklım tıklım. Bir sonrakini beklesem otururum da bir anca bilgisayarın başına geçip yazmak istiyorum. Vakit kaybedemem. Ulan diyorum, neden bu kadar kalabalık ki tren? Bunca insan bu berbat havada dışarıda ne işi olabilir ki? Saate bakıyorum 18.55. İş çıkış saati. Vücudum gibi evde oturmaktan hamlamış beynimin hemen idrak etmesini bekleyemem zaten.

Bugün yaşlandığımı hissediyorum, çünkü dünle bugünü karıştırıyorum. Dün dediğim vakit bir saat öncesine de ait olabilir sonuçta. Vakit hiç geçmiyor sanki ve bu beni çok yoruyor, yaşlandırıyor. Tıpkı toplanması gereken vakit gelmesine rağmen hala dalında duran meyve gibi ben de gün geçtikçe çürüyorum. Zamanın akması değil, akmaması yaşlandırıyor beni.

Henüz iki durak ilerlemişiz. Biraz önümde ayakta duran kadın yere düşüyor, bayılıyor. Bir erkek kapıdan çıkıp makiniste doğru durun diye bağırıyor. Kadın baygın. O ‘Durun…’ sesi beni kendime getiriyor. Hayatın geçtiğini, bugün düşen bu kadının günün birinde kalkamayacağını kavrıyorum ve bu benim için bir ‘durun’ hikayesi oluyor.

Jerzy Kosiński'siz

Keşke Jerzy Kosiński, o gizemli intihar notunu bırakmasaydı. Bir gece ansızın gitti ve ardında bir kamyon dolusu kafayı özlemle bozmuş rahatsız bünye bıraktı.

“Özledim, özledim” diyerek kıçımı paraladığım zamanları artık özlemiyorum. Biliyorum ki aradan geçen zaman çoğu şeyi değiştiriyor. Bir kere seviştiğin insan aynı insan değil, onda aradığını bulduğun zamanları hatırlamayı; “özlemek” kılıfı içine sokuyorsun ve bir süre sonra geçiyor. Geriye kalan belki terinin tuzu oluyor belki de bir zamanlar içinden taşan tadı; o da hatırlarsan...

İşin içinde özlemek varsa, bu etkisi hemen öyle geçmeyen şeylere dair olmalı kanımca. Kalıcı olabilen varsa şöyle gelsin diyeceğim de o bile kendine sadık kalamıyor...

Aslında hiç özlemiyorum, aklıma bile gelmiyor; ben sadece hislerime karşılık veren zamanların o başı boydak yaşanmışlığını özlüyorum. Ben bitmediğini zannettiğim şeylerin hemen öyle kendini ele vermeyen saklı yanını özlüyorum. Ben "sadece" özlüyorum, bu kadar.

Düşününce

Bazı şeylerin üzerine düşünmek benim için faydasız. Pek çok kişi için de öyle olduğunu düşünüyorum. Mesela geçmişi düşünmek. Geçmiş, cesur giyimli çok güzel bir kadın gibidir. Bakmak istemeseniz de göz ucuyla süzmemek elinizde değildir. İşte ben kendi geçmişim karşısında bu tavrı takınıyorum. Sadece göz ucuyla süzüyorum. Neden derseniz ve lütfedip okursanız anlatayım.
İkili veya üçlü eylemler vardır. Birlikte yapılmadığında anlamsız kaçarlar. Çalışan biri para kazanmalıdır. Ya da film izleyen biri kapasitesi ölçüsünde filmi anlamalıdır. Bu mantıktan devam ettiğimizde geçmişini gözden geçiren kişi yaptığı hatalardan ders çıkarıp o hatalara tekrar düşmemek için elinden geleni yapmalıdır. Birbirine bağlı bu üç eylemde ya hep ya hiç kuralı mevcuttur. Son hamleyi yapmadığınızda diğer iki hamleyi yapmak size hiçbir şey kazandırmaz.

İşte son hamleyi yapamayan ben diğer iki eylemi de yapmamak için elimden geleni yapıyorum. Elde etmek için hiç çaba sarf etmeyeceğim bir kadına dönüp bakmak kendimi sapık hissettiriyor ve ders çıkarmayacağım bir geçmiş üzerine düşünmek kendimi aptal yerime koymama sebep oluyor. Dediklerime katılmasanız da kısmı olarak hak verirsiniz muhakkak.
Olaya farklı bir bakış açısından bakmak istiyorum şimdi. Şimdiki zamanı eğer bilinçli bir şekilde yaşabilirsek ders çıkarmak için geçmişe dönmemize de gerek olmaz bana kalırsa. Kendi değer kriterlerimizde hata olarak değerlendirdiğimiz kavramlar kendi mevcudiyetlerini koruyarak her anın içindeler zaten. Günlük hayatta karşılaştığımız fırsatların ve olguların üzerine üşenmeyip düşünürsek pişman olacağımız hamlelerde bulunma ihtimalimiz kabul edilebilir ölçülere iner.
Bu noktada şunu söylemeliyim ki zaman kavramı ata benzer. Dişi ata kısrak, erkek ata beygir ve yetişkin olmamış atlara da tay deriz. Bir sürüye genel olarak baktığımızda hepsi bize gerçeği, tek gerçeği ifade eder; Attır onlar. Zaman ve atların benzerliği tam bu noktada ortaya çıkıyor. Her saniye akar. Bir saniye öncesi geçmiştir ve bir saniye sonrası gelecek ama hayata genel olarak baktığımızda her şey şimdiki zamanın içindedir.

Keşke

Aslında çok pis unuturum da seni unutmama yardımcı olmuyorsun. Unutamadığım diğer şeylerin özelliklerini bile bu denli net olarak unutabilmişken hem de…

Şu an baş başa bir şeylere güldüğümüz yerdeyim, sadece bazı eşyalara dokunmak bile ağzıma sıçmaya yetiyor. “Keşke gülmeseydik” desem bile ağlamaklı bir şekilde kararlı kararsız etrafa sigara küllerini saçıyorum.

“Ben bu şekilde boktan hissedebilirim, bir zaman sonra; sen hissedemediklerine yan.” desem, yine beni arabesk davranmakla suçlayacaksın biliyorum. Ne fark eder ki? Bu zamanları yaşadıktan sonra ne fark eder?

Ve şimdi diğer sigara geçiyorum. Seni atlayarak, satır arasına iliştirilmiş hatırlatma yazısı gibiyiz. Bir kez okuyunca diğerlerini unutarak…

Yersiz Savunmalar

O bir karıncayı bile incitemezdi diyorsun. Bu cümleye bakıp ta birinin masum olduğuna inanmamı beklemesin kimse. Karıncayı göremeyecek kadar gözü dönmüş, onu görmezlikten gelecek kadar burnu havada veya cansızından çıkar sağlamayacağını düşünen pragmatist biri olabilir. Karıncayı öldüremez de, Kanada’da gözünü kırpmadan günde yüzlerce fok boğazlayabilir. Sen şimdi karıncaya basmadı diye onun masum olduğunu mu söylüyorsun? Saçma. Nereden baksan anlamsız bu söylemin.

Bir suçu senin işlediğine emin olmadan seni suçlamayacak insanlar karşısında suçunu inkar etmen yersiz. Mesela anneni düşün. Bu vazoyu sen mi kırdın diye iki kere sorduysa kabul et. Sen kırmadıysan bile reddetmen ne inandırıcılık sağlar, ne de gerçeği ortaya çıkarır. Senin kırdığına bir kere inandıysa o vazoyu sen kırmışsındır. Kabul etmeyerek sadece bu tatsız süreci uzatırsın.

Genelde açıklayabilirim dersin. Zaten sıkıntı buradan doğar. Direk açıklamak yerine açıklayabilirim diyorsan, açıklayamazsın. İmkanı yoktur o işin. Bu, tıpkı oturduğum yerden yapabilirim, edebilirim demeye benzer. Yapamayacağın gibi açıklayamazsın da. Sıradan insan, eyleme geçmeden önce eyleme geçeceğini söylüyorsa o eylemi yapamayacak demektir.

İnsandan önce hayvanı düşündüğüm zaman, etik değerlerini sorgulamalısın. Yavru kedileri apartmandan çıkarmaya çalışan küçük çocukları gördüğünde eğer yavru kedileri düşünüyorsan ya türüne ihanet eden düşünceler içindesindir ya da çok sığ düşünüyorsundur. O kedilerin annesinin çocukları hırpalama ihtimali beyninden uçmuşsa buna kayıtsız kalmak pek de mümkün değil.

Tarihsel sürecin değiştiğini düşünen zihniyet sohbetlerinin de değiştiği yanılgısına düşer. Bu şekle aldanmaktır. Derinlemesine baktığında aslında hiçbir şeyin değişmediğini görürsün. Tıpkı konuştukların gibi. Popüler kültürün kısır döngüsünde hapis kalmışsındır belki. Kim Bilir?

Bir uyarıda bulunacağım. Hem kendime hem sana. Derin konulardan çıkmak derin denizlerden çıkmak gibidir. Her ikisinden de hızlı çıkarsan vurgun yersin. Ayrıca şunu unutmayalım; derin konulardan çıkarken arkamızdan kapıyı kapatmak çok önemli. Tüm hayata sızacak bir derinlik bizi sosyal hayatta zehirleyerek öldürür.

Lan Ayarı


Merhaba.

Ben Ceynur.

Zamanlı zamansız solunum yetmezliği çeken bir ergenim.

Aslında sizi hiç sevmiyorum, sizin de beni sevmediğinizin farkındayım ama bu sikimde bile olmuyor.

Sırf birlikte bulunuyor olmanın getirisi bir yaşam alanını paylaşmak bizimkisi. Daha doğrusu bu yaşam alanını daha katlanılabilir kılmak.

Bazen ben de sizden çok sıkılıyorum. Yeterince tanıyınca anlamını yitiren çoğu şey gibi tanıyor gibiyim sizi. İşin tuhaf yani bunlar olurken benim burada bulunuyor olmam, beni çok rahatsız ediyor. Hiçbir bokumuz da ortak değil kanımca. Ben çubuk kraker poşetinin dibine biriken tuzu seviyorum aslında ya da bokunu balta kesmeyen piçlerin o gıcır arabalarını çizmeyi. Ya da siz rakı balık yemekten bahsederken ben sizinle suya atlama planları yapıyorum ama benimle denize kadar dahi yürümüyorsunuz bile.

Birazdan sigara içeceğim. Sigara içerken çekindiğim fotoğrafı muhtelif hesaplarımın avatarına yerleştirip "naber lan ibneler!" bakışımı fırlatacağım bir anda. Aslında sigara hiç içmiyorum, yapmadığım(yapamadığım) çoğu şey gibi ona dair de içimde bir şey kalmasın istiyorum. Bunlar olurken biten mavi akbilim nedeniyle ne yapacağımı da bilemeyen bir vaziyetteyim. Emin olduğum bir şey varsa o da, şu an şimdi ben bunları yazarken pek çok insan çoktan orgazm sigarasını tüttürmüş havada halka yapıyor ve ben onları çok kıskanıyorum...

Belki

Her işi el yordamıyla yapan insanlar var ve ben onlardan tırsıyorum. Beyin gücüyle ve düşünmeyi öğrenerek kaşık çatal bükebilmek şöyle dursun, ben sadece düşünerek bazı şeylerin yanımda kalmasına bile razı olmuş durumdayım.

Sadece öylece bakarak keyif aldığım bir insanın çevremde soluk alışı bana yeterken, yanına yaklaşan birinin elinden tutarak onla uzaklaşması haliyle bünyemde infial yaratabiliyor. Sadece yanında kalmasına bile bu denli değer atfettiğim insanlara sahip olmayı geçtim, hep onların başkalarının güdümünde bir şeylere yöneliyor oluşu da fazlasıyla moralimi bozmuyor değil.

Mesela... Ben de bir barda gözüne kestirdiği birinin sarhoş olmasını bekleyip, son hamleyle onu yatağa atma planları yapan kafanın; pervasız rahatlığına sahip olmak istiyorum belki. Belki de "özledim özledim" diye götümü yırtarken, yanıbaşımda dururken gidip konuşmaya cesaret etmenin rahatlığını taşımak istiyorum. Tanımadığım insanlara dokunma isteğini dizginlemek istiyorum kimbilir? Ya da bi köşede bekleyip gelen geçenlere bakıp kendi yalanmışlıklarıma dair benzerlikler kurmaya çalışıyorumdur.

"Yanındaki ben olmalıydım" birikmişliği ile çevremdekileri süzerken, sadece düşündüklerimi kusacak birinin olmayışı ile bulanan midemi bastırıyorum belki de. Önce gelen götürüyor ve hep zamanında birileri tarafından sahiplenilen şeylerin yeni olanı kabullenmeyişi, beni benden alıp nerelere götürecek hiç bilemiyorum. "Azıcık da beni sevsene lan!" diyemeyişimi sikeyim, bana bir şey olmasın...