Mehmed C. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmed C. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17:29

Hayalin gerçeğe temas ettiği an, dalgalanmalar ve neticesinde duruluş.

Beklenen anın, beklenen karşılığı vermesi; kabulleniş.

Kırgınlık değil, mutluluğun burkulması gibi; biraz acı ve biraz zaman, eski hale dönüşün reçetesi.

Hüzün; sonuçtan mütevellit değil, üzülene üzülmenin ismi.

Diğerkâmlık denir yaptığına, her şeye rağmen ötekini -ötekileştirmeden- düşünmek.

Düşünmek; uykunun kaçması ve geri gelmesi, kelimelerin anlamlarının sarmaşıklaşması.

D        u        r        g        u        n        l        u        k

Zihnin uyuşması...

İyi uykular... beyefendi... uyanın artık... lütfen.

17:27

Kımıldamadan bekliyorum, bana o noktadan ayrılmamam söylenmiş gibi. Sürekli yer değiştiren kalabalığın ortasında, neyi koruması gerektiğini bilmeyen bir nöbetçiyim. Güneş ertesi soğukluğunda bekliyorum şehrin, neyi veya kimi beklediğimi bilmeden. Üşüyorum.

Kanım gibi, zaman da akmıyor. Göz kapaklarımdaki ağırlığı, gözlerimi durmadan taciz eden ayaz sırtlıyor. Volta atıyorum aşağı yukarı, her seferinde noktama hızlıca dönmek üzere. Muğlak geleceği gördüğüm rüyamı hatırlıyorum, kendime vaat ettiğim toprak burası. Ben buraya bağlıyım, bir de zamana; uzaklaşmam mümkün değil. Saatime bakıyorum, 17:27.

Yüzümü hissetmiyorum, yüzsüzleşmiş de olabilirim. Bekliyorum saniyeleri, altmış adımlık tavaflarını. Bekliyorum; var olacağım anı, yok olacağım anı. Her şey yolunda giderse, yarım kalacağım anı; 17:28'i bekliyorum. Ondan geriye sayıyor saatim, uzaklarda onu görüyorum. O olduğunu biliyorum; bana, benim benzeyebileceğimden daha çok benziyor. O bir adım atıyor, kalbim üç defa. Yakınlaştıkça yüzü beliriyor, yüzündeki gülümseme de. Yolun daha yarısında bile değil, ama; artık üşümüyorum.

Geçmiş

Dolgun yüzünde hiçbir ifade yoktu, bu haliyle beni hep ürkütmüştür. Onu gördüğümde aklıma annemi getirir. Annem kardeşimle arasındaki iletişimin "bir duvarla konuşmak gibi" olduğundan bahsederdi. Bu adam kardeşimden de beterdi; bir duvar bir bilince ulaşarak, duygular geliştirebilir ve bu duygularının sıvasında-boyasında tezahür ettirebilirdi.

-Bu sefer ne istiyorsun?

Kelimelerin dizilimindeki bıkkınlığa rağmen, sesinde monotonluk hakimdi.

-Zaman, biraz daha zamana ihtiyacım var.

Geriye yaslanmıştı koltuğunda, ağır bir hareketle doğruldu. Durumun ciddi olduğunu anlamama yetti.

-Ne için zaman istiyorsun benden, işleri yoluna koymak için mi? Söyle bana; sana verilen zamanla, kaç tersliği düzeltebildin hayatında? Bir, iki? Anla artık; vücudundaki yaralar hariç, hiçbir şeyin ilacı değil zaman ve bu dünyada hiçbir şey insan bedenine benzemiyor.

Suskundum. Dedikleri gerçekti, bünyemin kabul edebileceğinden daha gerçek. Karanlıktan dolayı zor seçtiğim gözlerini üzerime dikmişti; belli ki, benden bir cevap bekliyordu. Düşüncelerimi hizaya soktum, yutkundum.

-Zamana bağlıyız, bunu benden iyi biliyorsun. Ben bu bağın olması gerekenden biraz daha geç kopmasını istiyorum. Kendimce sebeplerim var bunu istemek için. Anlamanı beklemiyorum; ihtiyacım olan zamanı bana sağlayabilecek misin, sadece bunu bilmeliyim.

Önündeki masaya doğru eğildi, gözlerini gözlerime dikti. Hayatımda hiç bu kadar rahatsız hissetmemiştim kendimi. Burnundan o küçümseyici nefesin sesi geldi. Duygusuz olduğuna inandığım birinden beklediğim bir tepki değildi. Durumun beklediğimden de kötüye gittiğinin açık bir kanıtıydı.

-Bağlılık; zamanla birlikte, aynı yöne doğru yol almaktır, yoldaş olmaktır. Böyle olduğuna inanıyor musun? Sanmıyorum. Seni daha çok zamanın akışına karşı yüzerken gördüm. Geçmiş dediğimiz, üstüne açılmamak üzere kilitler vurulan sandıkların peşindesin. İçinde hazinelerin gizlendiğini düşünüyorsun. Açtığında -eğer açabilirsen- değersiz kalıntılardan başka bir şey bulamayacağının farkında değilsin. Üzerinde yükseldiğin ve üzerine çökeceğin harabeler...

Hayır; sen zamanla birlikte hareket etmiyorsun, sen zamanda boğuluyorsun ve bundan zevk alıyorsun. Geçmişin sözde ihtişamı ile kendini uyuşturuyorsun. Zamana bağlı değil, zamana bağımlısın. Her bağımlı gibi, senin için de müptelası olduğun şeyin bir anlamı yok. Bana hangi günde olduğumuzu söyleyebilir misin? Peki, hangi ayda olduğumuzu? Yılı bile hatırlayabileceğinden şüpheliyim.

Zaman bu kadar değerliyken, senin saçıp savurman için neden vereyim? Ah, benim anlayamayacağım sebeblerin vardı, değil mi? Haklı olduğun bir nokta var; gerçekten anlayamayacağım, senin gibi olanları asla anlayamayacağım. Sen de beni anlamaktan yoksun kalacaksın. Yaptığın bir hatanın pişmanlığını saatlerce yaşayıp, bir hafta boyunca çile çekmiş gibi hissetmeyeceksin. Böyle bir acıdan muaf olduğunu bilmek hoşuna gidecektir, ama; acısından olduğu gibi, tatlısından da muaf olacaksın hayatın. Asıl acıyı o anda hissedeceksin; bir sevdiğin olmayacak, ona bakarak harcadığın dakikalar uzayıp gitmeyecek. Sevemeyeceksin çünkü; kimseyi geçmişteki, o an içindeki ve belirsiz gelecekteki halleriyle bir bütün olarak kabul edemeyeceksin. Zamanı eksik algılayacaksın hep, insanlara ve olanlara anlam veremeyeceksin. İstediğin bu mu?

Yıllardır kendimi bu kadar aciz hissetmemiştim. Dediklerinde hiçbir hata yoktu, eksiksiz bir şekilde hayatımı tanımlıyordu. Yaptığı konuşma beni küçük düşürmek için değil, varlığımın farkına varmam içindi sanki. Düşününce oldukça mantıklı geldi. Adam bir ayna gibiydi, kendine ait bir yüzü yoktu; ona bakan kişinin yüzünü çalıyor, onun kisvesine bürünüyordu. Görünüşü aynı olmasına rağmen, görünüşün altında yatan düşünceler farklılık gösteriyordu. Kişinin içinde sakladığı, kaçındığı, belki de öldürmeye çalıştığı gizli zihniyeti sahipleniyordu. Ben ve karşı ben. Ne yapmam gerektiğini biliyordum artık.

Ayağa kalktım, gözlerimiz kesiştiğinde gülümsedim. Onun da yüzünde, kısa da olsa, bir gülümseme belirdi. Hiçbir şey demeden kapıya yöneldim.

17:28

Bugün de yaşamayı hak etmedim. Hayatımı bir adım ileri, sağa, sola veya geriye götüremedim. Savaşın ortasında, siperimde kendimi yok etmeyi istedim, yok edilmeyi bekledim. Baş ucuma pişmanlıktan başka kimse gelmedi.

Vücuduma, annesine sarılır gibi, sarıldı dikenli teller. Çocuklarımdı çektiğim acı, açılan yaralar. Benden geldiler ve benim tarafımdan büyütüldüler. Bu acılar -dindar olmayışımdan ötürü- Tanrı'nın bana verdiği bir ceza olmalı, dedim. Kaderciliğe büründüm, kendime teslim oldum; Martin Luther oldum.

Kendimi vurdum topuklarımdan, bir başkasının kalbini sızlattı. Vuran bendim, vurulan bir başkasıydı aslında. Eğer bağlıysa birbirine bu kalpler, kırılmamalıydı asla. Payıma düşenleri itinayla kırdığımı hatırladım, istisnasız. Damarlarımın taşıdığı sıvıdan iğrendim, bugün savaşı kaybetmeyi istedim.

Yabancı

Yabancılarla konuşmamı istemezdi annem, babam uzak durmamı tembihlerdi. Çocuktum ben, bana korkutucu hikayeler anlatıldı; kaçırmalar, kol-bacak kesmeler, dilendirmeler. Yabancılardan çekinirdim, o zamanlar.

Yaş 21, yabancılardan çekiniyorum hâlâ. Ara sıra, çekinmekten öteye geçtiği oluyor. Kısmi bir paranoya, belki biraz daha fazlası. Yürürken karşıdan gelen insanların yüzlerini süzüyorum, güven arıyorum. Arkamdan gelenleri hızlı adımlarla devre dışı bırakmaya çalışıyorum. Kalabalıktan kaçsam da, kalabalığa sığınıyorum güvende hissetmek için. Karanlık ve loş aydınlatmaya sahip sokaklarda yürümekten korkuyorum.

İnsan bilmediğinden korkar, derler; yabancıların belirsizliğinden korkuyorum. Yabancılardan korkuyorum; özellikle, zihnimi işgal eden düşüncelerden.

Meçhulden meçhule, şart koşan mektup

Merhaba, beni tanımıyorsun. Beni geçmişte görmedin, şimdi de görmüyorsun. Beni bilmiyorsun. Bütün bunlar bir serzenişin parçaları değil, şikayetçi değilim durumdan. Bu aşamada olması gereken budur, belki; birbirimize bakmak, bakakalmak en tabii hakkımızdır. Hatta, temel haklar ve hürriyetler arasında yer almalıdır. Sevmek de öyle olmalı; utanmadan, sıkılmadan, birbirimizi yok etmeden sevmek. Farkları gözetip, onların savunucusu olmak gerek; sen ben olabilmelisin, ben de sen. Geçişkenlik şart, glasnost gereklilik.

Mesafeler önemli. Yedide iki olunca hasret kalıyorum ve hasret güzeldir. Kalan beş sıkıntılı; ilkinde "head over heels", ikincide bayağı bir mutluluk, üçüncüde apati, dördüncüde hüzün, beşincide umutsuzluk. İsmine aşina olduğum, ama ismini telaffuz edemediğim adam güzel başlık atmış; ölümcül hastalık umutsuzluk. Bolca umudun varsa elinde, bana umut ver; umut fakirin ekmeğidir.

Merak etme, beni anlamaman normal. İki senedir kitle imha silahı görmedi kafam, parazit yapıyordur içeridekiler. Kısaca anlatmamı istiyorsan, tamam; Tanrı alpha ve omega ise, sen beta ve psi olmalısın.

Komşunu kendin gibi sev

Hayatımın şu anına kadar, bilinçsizce de olsa, uygulamaya çalıştığım bir ilkedir. Bir noktadan fire versem de, ötekini artırmışımdır. Kendimden çokça bahsetmeme rağmen, kendimi fazla sevdiğimi söylemem mümkün değil. Bu yüzden, kendimden fazla sevmişimdir komşularımı kimi zaman. Bazen o kadar sevmişimdir, ismi sevgi olmaktan çıkmıştır artık. Su üstünde yürümeyi bırakıp, derinlere dalmışımdır. Uyuşmayı ve uyuşturulmayı tercih etmişimdir; teslimiyetçiliğin dibine vurmuşumdur. Sağ yanağıma vurmuştur biri, solu çevirmişimdir; sola vurmuştur, tekrar sağı çevirmişimdir. Halinden memnun bir sapığım, an itibarı ile. İnansaydım, iyi bir Hıristiyan olabilirdim belki. İnandığım takdirde, ikisini birden başarmak da ihtimaller dahilinde. Biraz ondan, biraz bundan; neden olmasın?

2 ben, 1 anonim

Parmak uçlarım uyuşuyor, aynı anda sinirlerim geriliyor. Uyuşuk bir insan olmama rağmen, uzuvlarımın uyuşmasından nefret ederim. Elimdeki kitabı bir kenara koyuyorum ve parmaklarımı esnetmekle uğraşıyorum. Ne kadar uğraşsam da geçmiyor. Hissizleşmiş parmaklarıma bakıyorum; şekilleri her zamanki gibi, fakat benim olduklarını kabullenemiyorum. Sokakta sıklıkla karşılaştığım, simaen tanıdık o yabancı gibi görünüyor gözüme. Temas edebileceğim kadar yakın, ama egemenliğimin dışında.

Zihnim uyuşuyor, bitmek bilmez açlığını yatıştırmaya çalışıyorum. Bir ateşi söndürmeye yönelik değil yaptığım, ateşe ateşle karşılık vermek bile değil; ateşi beslemek. Elimde sadece kağıtlar ve kuru otlar var. Zihnim uyuşuyor, gurbetten eve dönüşün teskin edici sevincini yaşıyorum. Her şeyi yutan ateş, zihnimin derme çatma şehirlerini yerle bir ediyor, zihnimi temizliyor. Nadiren olduğu üzere; düşüncelerim berraklaşıyor, düşüncelerime odaklanıyorum. Uykusuzluk ve bol müzik eşliğinde, dünyanın anlamı belirsizleşiyor nazarımda; daha canlı renklere bürünüyor, bir sanat eseri haline geliyor.

Bir şeyin varlığını teyit ettiğinde, onu isimlendirme ihtiyacı hissedersin; ona seslenebilmek, hitap edebilmek, onunla iletişim kurabilmek içindir bu isimlendirme merasimi. Bir insanın isminin de diğer nesnelerden pek bir farkı yoktur; başkaları tarafından anılmak suretiyle, toplum içinde varlık gösterebilmesi için konulmuştur. Biri isminizi andıkça-söyledikçe varlığınız belirginleşir, tersi olduğunda ise silikleşmeye başlarsınız. Silikleşmenin son noktasında size verilmiş olan ismin işlevi kadar, anlamı da kalmamıştır. Tebrikler; toplumdan soyutlandınız ve görünmezlik mertebesine ulaştınız. Artık kendinize isim takabilir-uydurabilir, kendinizi istediğiniz şekilde var etmeyi meşgale haline getirebilirsiniz. Unutmayın; yeni vardığınız bu gerçeklikte her şey kendinden menkuldur.