Labi Rendo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Labi Rendo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

kafamızın içindeki şüphe tohumları

Çatışma, elinde birer avuç ‘şüphe’ tohumuyla birbirine çok yakın ama keskin bir sınırla ayrılan bahçelerde bitki yetiştirip, her bireyin/ topluluğun komşu bahçeye göre üstün olma arzusuyla ego tatmin etme niyetinin dışavurumudur. Ve ‘şüphe’ tohumuyla işe başlayan hiç kimse, komşu bahçeyi ‘güzel’ bulamaz. Çünkü ‘şüphe tohumları’ kimyası gereği ‘güzellik’ten bağımsızdır. Şüphe, tek taraflı bir ideolojinin ürünü olduğundan ve güzellik anlayışı, aksine mümkün olduğunca farklı ideolojilerin sentezi olduğundan birbirinden ayrılır; ki böyle olmak zorundadır, zira güzellik anlayışını tek başına, her şeyden bağımsız, kökten kurgulama egilimi, ‘önyargı’nın tanımını oluşturur. Bu da, kendi ideolojisini savunma ihtiyacından ileri geldiği için, çatışmayı gerektirecektir. Bu yüzden bir şeyin ‘güzel' olduğunu savunacaksak genelde ılımlı olmayı yani ‘sentetik’ yolu tercih ederiz. Şayet ‘doğru’ olduğunu savunacaksak, kurgularımıza birtakım bireysel şüphe ve önyargılarımızdan eklemek durumunda kalırız. Doğru olduğunu savunmak, bir çatışma gerektirir, ideolojik duvarlar örüp, karşıt şüphelere karşı savunma gerektirir. Güzel olanı savunmak, ortak bir görüşe muhtaçtır, bunun özlemiyle kurgulamaktır her şeyi. Oysa doğru olanı savunmak, empoze etme niyetiyle başlar yola genelde. Karşıt fikirlerın ortalama analizini çıkarmak değil de, tek yönlü ve direkt bir dikta vardır o arzunun altında. Yani neyi savunduğumuza göre degişir. Elimizde ne tohumu var; ona göre, ya tekillikten yola çıkarak çatışmaya, ya da sentezden yola çıkıp tekilliğe gitmek gibi iki şıktan birini seçmektir mesele.

kafamızın içindeki kanlı savaş

Aslında özümüze ulaşamadığımızda daha özlü sözlerimiz olur. Öze ulaşınca söylenecek söz kalmaz. Bu yüzden öze ulaşmaktan çok, öze ulaşma çabası iyidir. Kaybolmak iyidir; ve kaybetmek. Öze ulaşmak sıkıcı olsa gerek. Balık olmak mesela… Arayışta olduğun için mutlusundur. Aradığına ulaştığında mutluluk kalkar; ya materyal haz, ya da ideal huzur yaşarsın; bulduğunu sandığın şeyin sahtelik derecesine bağlı olarak. Ve yine buna bağlı olarak sahte bir duygu yüklenecektir bilincine. Bu sefer de sahteliğe savaş açacaksın. Hayatta güzel bulduğumuz ne varsa, bilinçaltımız hepsine savaş açmıştır dipten. Farkına bile varmazsın, sevgiye açılmış kanlı bir savaş döner içinde. Sen bu yetkiyi verdin aklına. Kalbin zırvalasın dursun. Elbet akıl kalbi malup edecektir. Maalesef etmiştir de, her seferinde. Ya da ömrümüz yetmemiştir savaşın sonuna…

kişisel gelişim kitapları

Kişisel gelişim kitapları, ‘yapay ego’ aşılayan araçlardır. Yani ‘kişiliksizlik’ sendromunun temeli... Bu kitapları okuma hevesi, kişilik bozukluğu, kişilik kayması, toplumsal eziklik, ait olma arzusu, sistematik hırs ve güçsüzlük belirtilerinin tipik sonucudur.

Kitapçıya girip, reyonlardan ‘kişisel gelişim’ bölümüne doğru yönelişin altında, kitapçıdaki diğer insanlar arasındaki kimliğini bile bulamayan lokal psikolojik travmalar vardır; ve bu kitapları öven, tavsiye eden ve okumayı tercih eden
herkes, kendisi ve hemfikirlerinin dahi özeleştiri yaparak kabullenemeyeceği bir kişilik bozukluğu içindedir. Çünkü en tipik kişisel gelişim kitabı bile, okuyucuyu, seçiminde ‘haklı’ olduğu yalanına inandırmıştır. Zira okuyucu artık objektif vizyondan subjektife kaymış ve doğru ile gerçekdışı arasındaki farkı algılama yolunda çıkmaza girmiştir…

Acınası bir durum.

psikanaliz

Psikanaliz yapmaya çalıştığınız sürece, bir insanın gerçek duygularını anlamanız olanaksızdır. Çünkü psikoloji, gerçek duygulara erişemez. Psikoloji, gerçek duygulara erişmenin gereksiz olduğunu savunan bir anlayışın baştansavma yöntemidir. Bir insanı anladığınızı hissettirmek istiyorsanız, onu çözmüş bilge insan rolünden uzaklaşıp, onunla aynı konumda, aynı arenada bulunmalısınız. Uzaktan her şey göründüğü gibi değildir, olmamıştır. 'Seni anlıyorum' sözünün kökeninde bir umursamazlık var. Psikolojik reaksiyonlar, duyguları yansıtmaz. Duygular içte oluşurken, bir diğer kanaldan 'bunu nasıl aktarabilirim?' sorusuna cevap arar. Çünkü duygularınızın farkedilmesini istersiniz. Sonra birileri size onun öyle olmadığını anlatmaya çalışır. Bunu yaparken psikolojik yöntemlerden yardım alır. Oysa gerçek duyguların sadece su yüzündeki yansımalarını yorumlamaktan başka bir şey yapmıyordur. Sizi, size sormadan anladığını iddia eden insanlar, sizi anlamaya üşenen insanlardır. Birileri gelir ve size duygularınızın açıklamasını yapmaya koyulur. Dinlersiniz. Ama o anlattıkları, gerçek duygularınız değildir işte. Bunu bilirsiniz ve neden böyle olduğunu anlayamazsınız. Çünkü siz de anlamaya üşenirsiniz, sizi anlamaya üşenen insanları.

Ne diyeyim; üşenmeye devam edin o zaman. Ben zaten sizden başka bir frekansta yazıyorum; dikkate almanıza bile gerek yok. Okuyup geçin işte.

İyi eğlenceler...

yargı ve infaz

Her insan dostunu da düşmanını da kendisi yaratır, kendi elleriyle besler, büyütür ve gitmesi gerektiği gün yine kendi hançeriyle öldürür. Devran derler bunun adına; oysa bu senin kendin’ce tasarladığın sevgi-nefret harmanındır. Marifetse senin marifetin, suçsa senin suçundur. Kimse bu mahkemeyi yargılayamaz, yargılamamalı. Şayet yargılayan olursa o artık senin ruhunun efendisi olmuştur. O durumda yaşama daha iyi.

Ruhun sana seçme özgürlüğü vermiş; kendi kafana göre insan ekle, insan çıkar, çarp, böl… Yeter ki sevgi-nefret harmanındaki kıstaslara sahip çık. Onurlu bir yargıç ol. Öldürmen gerekeni de, yaşatman gerekeni de doğru seç. Aksi takdirde acı çeken sen olursun. Çünkü tüm bu gelişigüzel kararlarının sonunda hesap vermen gereken ve genelde beklenmedik anda karşına çıkan, soğuk, ürkütücü ve sert bir ses vardır:

vicdan…

Öldükten Sonra İzlenmesi Gereken 100 Film

‘O taraf’ta bir film birkaç yüzyıl sürer. Sinema salonlarına girişte bilet yerine insanların ense derisi kullanılır; salonlar ceset kokar. Koltuklar dar ve eski... Gişedeki biletçi ezelden beri aynıdır; saçları yosun tutmuş, gri gözlü, soluk benizli, üstünde eski ve yırtık mavi-mor çizgili gömleği olan eşcinsel bir ihtiyar, "Söyle evlat!" der yüzüne bakmadan. Bilet istersin, dondurucuya doğru isteksizce uzanıp bir parça deri çıkarır. Film tercihin yok; 100 salon, tek film: ’100 FİLM BİRDEN!’ İhtiyar bileti uzatırken:

"81.salon. İyi eğlenceler."

Bileti alıp bir koridora girersin, kapılar kapalıdır. Bob Dylan çalar hafiften, cızırtılı ve bozuk bir ses:

"Knockin’on heaven’s door..."

İlerlersin koridorda, elindeki deri parçası terden ıslanmıştır. Her salondan farklı sesler işitirsin; çığlık sesleri, ağlamalar, gök gürültüleri.. Sesler o kadar gerçekçidir ki, içeride film oynadığını bilmesen, bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüp ürkebilirsin. Yürümeye devam edersin, koridor ışıkları yanıp söner ara sıra.

81.ye doğru yönelirsin, koridorun sol tarafında, diplerdedir. Tam karşıdaki duvarda, gireceğin filmin afişini görürsün; sarı renkle yazılmış ’100 Film Birden’ dışında bir şey yoktur afişte, simsiyahtır.

81.nin önündesin, kapı kapalı, kapı kolu filan yok. Kapıyı tıkladığın anda koridordaki müzik kesilir, kapıyı uzun saçlı, orta yaşlı bir adam açar. Üstünde mavi-mor çizgili, biletçiye kıyasla yeni bir gömlek vardır. Gri gözleriyle şöyle bir süzüp hiç konuşmadan bileti alır, koklar. Sonra sana doğru yönelip saçlarını koklar. Koltuğunu gösterir. İçerideki kötü koku önceden biraz rahatsız etse de alışırsın sonraları.

Film henüz başlamamıştır. Dev ekranda film tanıtımları döner kısa kısa. O da ne! ‘Bu taraf’tan bilindik filmlerdir bunlar. Yanındaki yaşlı kadın sanki bu şaşkınlığını fark etmiş gibi, uyuşuk bir ses tonuyla: "Ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film," der.

Bu arada tanıtım biter, ekran kararır önce. Birkaç saniyelik bir sessizlik olur; salon zifiri karanlık. Kanının çekildiğini, hafiften uyuştuğunu fark edersin. O sırada yanındaki yaşlı kadının sesini duyarsın:

"Henüz değil, henüz değil…"

Evet bu saçma sapan bir rüyadır aslında. Fazlasıyla saçma sapan…

Popüler Vicdan Anlayışı

Vicdan...

Ne kadar aşağılayıcı bir duygu. Hatta duygu bile değil, sahne gösterisi! Çok mu sert konuştum? Hayır, aslında siz alışkınsınız benim bu katı hallerime. Bilirsiniz, ruhsuz herifin tekiyim ben. Böyle üstüne basarak konuşmayı seviyorum. Çünkü ne zaman elastik konuşsam, işinize geldiği gibi yorumlayıp paçavra ediyorsunuz sözlerimi. O yüzden acımasız konuşmak zorundayım. Ne de olsa vicdan denen 'şey'i eleştirmek için buradayım. Şimdi öfkeyle sırtlanıp buralara kadar taşıdığım şu ağır sözcükleri yerlere saçma zamanı; iyi dinleyin.

Bir insana acıyarak, onu azarlamış olursunuz. Vicdan, bir azarlama şeklidir. Utangaç, korkak ve samimiyetsiz insanların tarzıdır vicdan. O masum görünen suratlarınızı, oyun sahnesinin dekoru olarak kullanarak etrafa köpüklü sözcükler saçmayı kesin artık!

Gerçekçi olun. Yürekli olun...

Vicdan, empoze ettiğiniz gibi masum bir şey değil; kimi kandırıyorsunuz? Merhamet ettiğiniz insanların hiçbirini sevmiyorsunuz. Merhametinizle boğarak öldürüyorsunuz sevgi denen şeyi. Peki, siz kim oluyorsunuz?

Siz kim olduğunuzu çok iyi biliyorsunuz aslında. Suratınıza taktığınız o 'masum insan' maskesinin ardındaki kafaların içinde ne tilkiler döndüğünü çok iyi biliyorsunuz; söyletmeyin beni.

Şimdi gidin ve o önüne bozuk para atarak egolarınızı gıdıkladığınız dilencilerden özür dileyin. O dilencilerin hepsi sizi lanetle anıyor, hepsi sizden nefret ediyor. Onları güçsüzleştirdiğiniz için, zavallılaştırdığınız için sizi affetmeyecekler. Ne çiçekçi kadın, ne mendil satan çocuk; hiçbiri sizi sevmiyor.

Hepsi bu. Şimdi dağılın...

Anlamıyorsun

Ne düşündüğünü biliyorum.

Ama sen, bunu bildiğime inanmıyorsun. Çünkü ben, senin buna inanmanı sağlayacak şeyler söylemiyorum. Söylediklerimi dinliyorsun, ama genellikle duymuyorsun. Duydukların, inandıkların tarafından başkalaşıma uğrayarak evrim geçiriyor. Beni nasıl duyduğunu bilmiyorum. Sözlerimin beynindeki yankısını tercüme edemiyorum...

Sen konuşuyorsun. Dinlemediğimi sanıyorsun, oysa dinliyorum. Sadece duymazdan geliyorum. Sen konuşuyorsun, bir şeyler anlatıyorsun. Anlattığın şeylerin hepsi bana senin beni anlamadığını haykırıyor.

Belki de bu yüzden duyamıyorum seni. Dinliyorum ama duyamıyorum. Dinliyorum, dinlediğimi anlıyorum ama duyarak değil. Başka türlü anlıyorum seni. Sözlerin, seni duymamı engelliyor. Sözlerin, sesine sağır ediyor kulaklarımı...

Biliyorum, yine anlamıyorsun. Sadece okuyorsun ama anlamıyorsun...

Hiçbir zaman da anlamayacaksın. Bildiğim şeylerin en kötüsü de bu zaten...