Oldukça öfkeliyim.

Çok öfkeleniyorum.

Merhabalar, şu yazıyı yazdığım anda saat 16.59 ve günlerden 30 Nisan 2012, Pazartesi. Yorgun argın eve geldim, biraz bilgisayara bakayım dedim ve Twitter'a giriş yaptım. Malumunuz, yarın 1 Mayıs, işçi bayramı ve babamın doğum günü. (Bu kısmı malumunuz değildi) Yarınla ilgili bir hashtag gördüm, trending topics'e girmeyi başarmıştı, "Yarın 1 Mayıs" şeklinde. Heyecanlandım, kendimi şucu-bucu diye adlandırmasam da giderim 1 Mayıslara; otoriteyi eleştirme hakkını kendimde görmemin sebebi bu. Yani siyasi meselelerde görüşüm biraz "bağırmayan taraftar siktirsin gitsin." modunda. Herneyse, bu hashtag'de yazılanlara girdim ve aynı formatta gördüğüm birkaç twit vardı, öfkelendim.

Bu twitlerde diyordu ki "yarın yine cebinda marlboro'suyla, elinde Blackberry telefonla alanları dolduracak insanlar." bu kafada şeyler. Tabi bu yüzeysel yorumları görünce elim ayağım titredi, ülkem adına utandım. Neden mi? Şimdi o adamlara cevap veriyorum:

"Ulan dallama! Sağcı ol, solcu ol fark etmez. Ben kendime devrimci filan demiyorum, yine de sıkıntıları dile getirmek, otoriteye karşı orada "artı bir" olmak için gidiyorum, kaldı ki söylediğin malzemeler sosyalist devlet olsa da olacak, bireylerin bu ürünlere ihtiyacı varsa elbette kullanacaklar. Sosyalistlerin ve sömürü karşıtlarının temel argümanı, bu ürünlerin sömürü olmadan, doğaya zarar verilmeden üretilmesi gerektiğidir. Evet ayakkabım Nike, Adidas olabilir, zaten sorun da bu ya, bu şirketler insanları sömürdükleri için çok daha ucuza üretim yapabiliyor, benim de gücüm buna yetiyor bu adamlarım kâr hırsı olduğu için. Bilgisayar, cep telefonu, televizyon, renk renk kıyafet-ayakkabı-gözlük, sigara vb ürünler yine üretilecek, sadece daha insancıl yollardan. Kimse bunların üretimine karşı çıkmıyor. O yüzden akıllı olun."
-Yeşil anarşistler dahil değil.

Demem o ki sevgili, sevgili okurlar; çok üzülüyor, öfkeleniyorum eleştirideki çaresizliğe, sığlığa. Doğru düzgün anti-tez de yazamadım ama 1-gençliğime, 2-öfkeme verin.

Şu yazıyı da bir şiir alıntısıyla bitirmek istiyor, sağlıklı günler diliyorum.

"-kocaelisin sen bizim canımız!-
feat tomwaits…

yıkıldık. yıkıldıkça kanatlarımız
kanatlarımız morardı gökleri gördük.
kalemizde erhan vardı, görkleri gördük.
orta saha canavardı, götleri gördük.
gördük kıyamet mormuş imam vaazından
işte amcam bir kirişi öpmüş ağzından
‘ve insan buna ne oluyor dediği zaman’
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!


çürüdük. çürüdükçe babalarımız
babalarımız koktu toprağa döktük
toprak koktu toprağı allah’a döktük
allah çoktu cehennemi cennete döktük.
döktük gitti aklımız al pasiflora iç!
ali gelme okul çökmüş seni şanslı piç!
göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç?
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!


uyandık. uyandıkça sakallarımız
sakallarımız vardı dervişe kestik
devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik
mecbur kaldık cesetlerden kolları kestik.
kestik, boş tabuta bari bir uzuv girsin
bitsin bu azap burda, dünyada bitsin
bağırmayan taraftar siktirsin gitsin
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!"
[Ah Muhsin Ünlü]

Rekabet

Düşünceliydi kumral saçlı olan. Kafasını kaldırıp saate baktı. Fazla zamanları yoktu. Bir ses işitti arkasında. Fısıltıyı andıran bir sürtünme sesiydi bunu. Sesin geldiği yöne doğru hızla kafasını çevirdi. Geldiğini farketmemişti. Sinsiliğinde kasıt vardı ve bunun farkındaydı. Erken gelebildiği için seviniyordu. Her ikisi de sevincini belli etmedi. Böyle olurdu her defasında.

Hatrını sordu yeni gelenin. Cevap alamayışı, onu yanıtsız bırakmıyordu. Her zamanki gibiydi. İlgisiz görünmeyi sürdürüyordu. Hemen işe koyulma hali, mesaisine geç kalmış bir banka personelini andırıyordu. Hiçbir zaman telaşlı değil, odaklanmıştı. Kendi kendine meraklandı; neyi örtüyor olabilirdi bu ciddiyet?

Odanın ortasına doğru yürüdü yeni gelen. En sevdiği içkisi, kendisi kadar alçak olan sehpanın üzerinde, yanında renkli bir peçete ile bekliyordu.

Kumral saçlı olan yarım bıraktığı işine geri döndü. Birazdan herşeyin yoluna gireceğini biliyordu. Kafasını kaldırıp saate baktı. Saate baktıkça geç kalıyordu.

- "Kaplumbağalar ikiyüz yıl yaşıyormuş" dedi.

Buna da kayıtsız görünmeyi başardı yeni gelen. Ama düşünüyordu. İkiyüzyıl çok mu fazlaydı acaba. Bunu bilmiyordu. Bilmediği o kadar çok şey vardı ki.

Bilgisizliğini kayıtsızlığıyla saklamak onun tarzıydı. "İkiyüz yıl" oldukça zorlayıcı bir büyüklüktü. Uzun yaşamak, diğer pek çok büyüklüğün yanında

en cezbedici olanı gibi göründü o anda. "Kaplumbağalar" diye geçirdi içinden. Bu bilgiyi kendisinden çok daha bilgili olan başka birine danışmayı düşündü o an.

İçkisinden bir yudum aldı. Bir başkasına danışacak vakti yoktu. Bir şeyler düşünmeliydi. Yenildiğini hissetmekten keyif almadı hiçbir zaman. İnatçıydı.

Filler ve balinalar büyük ve yenilmezdi. Ama insanlar tarafından avlanırdı. Aslanlar da rakipsiz görünüyordu ama kaplumbağanın sunduğu benzersizliğe sahip değildi.

Kaplumbağadan fazla uzaklaşmak istemedi. Üstün ve benzersiz bir şey bulmak istiyordu.

Bir anda gözleri büyüdü. Kelimedeki son harfin üzerine vurgu yaparak "yılan" dedi. Yılan vahşi ve zaptedilemezdi. Mekan tanımazdı. Korku salan bir tıslaması, dili ve dişleri vardı. Sinsiydi. Bu fikri çok ilginç buldu o an. Kendisine yakıştırdı.

Kulak tırmalayan bir gürültüyle tıslamaya ve yerde sürünmeye başladı. Hatta kıvranıyordu. Bütün odayı sürünerek dolaştı. Arasıra gözünü çevirip kaplumbağaya bakıyordu. Kaplumbağanın bakışlarını kendisine çevirebileceğini umduğu anlarda dilini çıkarıp oynatıyordu. Ancak kaplumbağa son derece gururlu bir duruş sergiliyordu.

Bir şey yapmasına gerek yoktu. Nasıl olsa ikiyüz yıl yaşayacaktı. Tanıdığı en yaşlı insanlardan çok daha fazlası olmak demekti bu. Kalın bir kabuğu vardı ve güvendeydi. Kimse ona zarar veremeyecekti. Tıslamalar onu rahatsız etmiyor, dişleri korkutmuyordu. Ağır adımlarla yürüyor, sakin sakin etrafını süzüyordu. Herşey kontrolü altındaydı. Kendisi ise sürünmekten yorulmuştu.

Bir hikayeyi anımsadı o anda. Bir öpücükle, yakışıklı bir prense dönüşen kurbağanın bahsedildiği hikayeyi. "Kurbağa olsana sen" dedi. Kumral saçlı, ağır duruşunu bozmadan düşündü. Yılan kurbağayı bir lokmada yutabilirdi. Bunun bir tuzak olduğundan emindi.

"Kurbağa mı?" diye sordu ve tiksinti ile kusacakmış gibi yaptı arkasından.

Bir küçük kızın ilk hayal kırıklığıydı bu. Sürünerek portakal suyuna doğru ilerledi.

- PG

Sevgili Ibanez!

Martı gibi aletsin, sevgili elektrogitarım!
Metalik sesler çıkartıyorsun, ancak pek çoğu doğal.
Marmara'nın sintineli suyundan
kararmış kanatların, dökülmüş tüylerinle;

Aslında iyi adamsın,
-sen iyisin de çevren kötü yani.-
şey var ama galiba;
bazen kafa sikiyorsun.

Ama zaten o kadar kısır, kadınbudunda da olur.

C.A.Z.Z.

Bir dil probleminin
izdüşümüdür aslında
rasyonel olmanın rasyonel bir şey olup olmaması sorunu.
Ve jazz tonları yankılandığında konser salonlarında,
iki kere iki beş eder.

Başlık Boş Olamaz!

Gençlik sivilcelerim bebek, canımı sıkıyorlar.
Fırlatmak istiyorum pabucumu, damdaki bürokratistlere.
İlerlerken karanlığın vapuru, kadıköy iskelesinden;
nasıl da koyduk emekleyen na-kuntakintelere!
Şiddet bu dürtüsü bebek, fark etmiyor binominal,
hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istikbâl!

Bak şurada bi'pede, ayaklanmış yürüyor;
Zeki Müren ortada, alkışlarla yaşıyor.
ki kaldı yüreğim, laptop'umda ve tutsak;
şu şeyi yazdığımı, yarın bir gün
unutsak-la-sak-da-sak-la-sak.

Metamorfosis

Dış arıdakilerin ballandırıp anlattıkları
şu güzelim ılıman iklim kuşağında
kuşak çatışmaları oluyor, şu güzel kafatasımda.
Ve bir asker, bir bebeği süngülüyor.

Kıymetsiz Hikayeler 3-5

Hayal ettiği her şeyin gerçek, hayal etmekten korktuğu her şeyin daha da gerçek olduğu bir dünyada yaşıyordu. Aklında umutları, cebinde birkaç lirası, önündeyse uzun bir yolu vardı. Yükü ağır geldiğinden mi bilmem, bir gece vakti köprüden kendisini atıverdi. Ölmeyi umuyordu ama cehennemi onu rahat bırakmaya meyilli değildi. Bunu sedyedeyken bana diktiği baygın, bitkin ve bıkkın bakışlarından anlamıştım. Sakat bir hayvana bakar gibi hüzünle onu birkaç saniye inceledikten sonra yanından ayrıldım. Onu bir daha görmeyi ya da onun hakkında bir şeyler duymayı ummuyordum ama üçüncü sayfalar ona karşı son derece cömert davranmıştı. İlk ve son kez.

...

Beni anlamayacağını iyi biliyordum. Zaten sorun da beni anlamaması değil, anlamaya çalışmasıydı. Bu onu gülünç gösteriyordu ama farkında değildi. Televizyonla doğmuş ve bilgisayarla yaşlanmış -büyüyememiş- bir kız çocuğundan beni anlamasını bekleyemezdim. Bir sigara yakıp dumanın dudaklarımdan çıkışını izledim. Gözlerim kapandı. Oysa ben sigara içmezdim.

...

Sahiplenen biriydi, onu en iyi bu şekilde tarif edebilirim. Bir rengi vardı ve her zaman rengine sadık biri oldu. Bu yönüyle de gurur duyardı. Bir gün onunla karşılıklı oturup, saatlerce sohbet etme imkanı bulduğumda benim kararsız ve tutarsız yapımı eleştirip, kendime has bir kişiliğimin olmadığını, daha da kötüsü bu konuda çabalamadığımı söyledi. Güldüm. Çünkü sınırlı ve kendi ekseninde bile dönemeyecek kadar çapsız insanlara en iyi cevabı bu şekilde verebileceğimi biliyordum. Tek rengin, renksizlik olduğunu bilemeyecek kadar kördü ve ondan benim gördüğümü görmesini bekleyemezdim. Günün sonunda hesabı ona ödettim ve onunla bir daha görüşmedik. Her ne hikmetse bu sabah düzensiz aralıklarla okuduğum gazetemin manşetinde onun fotoğrafını gördüm, ırkçılıkla yargılanıyormuş. Güldüm. Ama bu sefer kendime. Çünkü renklerini kendine saklayacak kadar bencil bir adam olmasaydım, bugünkü gazetede eski dostumun trajik haberini okumak zorunda kalmayabilirdim. Yalnızca birkaç saniye sürdü. Sonra mutfağa geçip, ekmeğimin arasına kaşarı ve sucuğu boca ettikten sonra tostumu kızartmaya koyuldum.

Kıymetsiz Hikayeler 1-2

Gülümseyen bir insanın mutlu olabildiği, ölmek isteyen bir insanınsa kalbini durdurabildiği bir dünyaydı. Güneş hiç batmıyordu ama aydınlık değildi. Bunu bilmiyorlardı ama ben görüyordum. Değildi.

Bana şu kadın ressamı sordu. bilemedim. "Hani şu İspanyol olan mı?" derken, aslında Hintli olduğunu biliyor gibiydim. Doğrusu kafam karışıktı ve nerede olduğuma anlam vermekten çok, karnıma bir şeyler sokmaya ihtiyacım vardı. Köşe başında dumanı tüten bir köfteci düşündüm. İsmi bile vardı. Ahmet. Ahmet ağbi. Pala bıyıklarının griye çalan bir rengi vardı ve doğmadan saçı çıkmış bir çocuk gibi, kafasının neredeyse yarısı çıplaktı. Söyledikleri derin şeyler değildi ama muhabbeti hoştu. Görseniz onu severdiniz. Gerçekte olmayan bir insanı sevmek gibisi yoktur, inanmıyorsanız bunu ölülere sorun.

ad hoc.

ve ben muzaffer bir komutan edasıyla yerimden kalkardım,
kahve fincanımı fazla titretmemeye çalışarak.
programa göre, beni anlamayışına aşık olmama şaşıracaktım yirmi saniye sonra.
o sırada ben, mutsuzlukları demleyip çay yapacaktım, ki dostlarımla kahvaltıda içilecek.
camları kapatıp kuşları dışarıya hapsederdim,
ve aşk, en sivil şekliydi diplomasinin.

gelecekteki sevgiliye mektup

sevgili sevgilim,

bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir.

seni beklemedim değil, inan bana bekledim. boğanın orda bekledim mesela, haldun taner'in önünde bekledim. ama sen hiç gelmedin. herkesin geldi beklediği. ama sen, gelmedin.

"bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir" demiştim bi ara, hatırlar mısın? yalan söyledim. senin bu mektubu okumanla benim hayatta olup olmamamın ne alakası var? biraz safsın sevgilim, seni bu yüzden de seviyorum işte.

yalnızlık allaha mahsus derler. temizlik imandandır da derler. ben tertemiz duygularla seviyorum seni. hiç karşılaşmadık ama, eminim ki çok güzelsin. ama bana dair beklentilerini pek yüksek tutmamanı tavsiye ederim. kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır derler. bissürü karadeniz fıkrası biliyorum ben. mesela, temele bi gün sormuşlar "senin adın dursun mu?" diye, "durmasun" demiş. bu tarz fıkralar ama daha komikleri. ilk aklıma bu geldi bunu anlattım ama çok komik diil bu, ötekiler daha komik.

sevgili sevgilim,

bu mektubu hala okuyorsan, standartların bayaa düşük demektir. kalp kalbe karşıdır demişler.

satırlarıma burada son verirken, kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür eder, iyi günler dilerim.

imza: aşkın gözyaşları

Nietzsche ile sohbet - cehennemin dibi

L. Rendo: Merhaba üstad, müsait misin?

F. Nietzsche: Gel evlad, her zaman müsaitim. Burada zaman problem değil. Bu arada, ne içersin?

LR: Soğuk bir şeyler olursa sevinirim... Nasıl dayanıyorsun bu sıcaklığa?

FN: Acı iyidir evlad, bir yerden sonra alışıyorsun ve acı, seni tanımlayan, sana ruh katan bir güç haline geliyor. Bunu zihninle mümkün kılabilirsin.
(Kristal bir bardağın içinde açık yeşil bir içecek uzatıyor)

LR: Tuhaf bir tadı var, ama güzel.

FN: Kivi, nane linkörü ve yeşil çay karışımı bir kokteyl, dün keşfettim. Tam cehennemlik.

LR: Neler yapıyorsun? Sıkılmıyor musun?

FN: (Gülerek) Sıkılmak mı? Deli olma evlad, dünyanın en sıradışı dahileri burada, cehennemde! Geçen pazar üst katta Einstein’la brunch keyfi yaparken o da aynı şeyden bahsetti. Cennet bize göre değil, orası çok sıkıcı.

LR: Orası doğru, herkes iyi, herkes kurallara uygun, herkes sakin ve son derece uyumlu. Aman tanrım, bu iğrenç bir şey!

FN: Ve hiçbir sorun yok, en kötüsü de bu. Düşünsene, hiç acı yok. Her şey önünde. Sana ilham verebilecek, seni düşünmeye sevkedecek hiçbir şey yok.

LR: Cennette ‘düşünmek’ gereksiz. Düşünmek gereksizse, ruh ve bilinç de gereksizdir.

FN: Kesinlikle. Burada haftanın iki günü iblisler bizi alıp şu yanardağın ardındaki günahkârlar şehrine götürüp işkence odalarına atarlar. Seans bitince gelip ateş gölünde toplanırız. Başiblis gelip bir konuşma yapar, sonra serbest.

LR: Tuhaf. Burada olmaktan mutlusun ve buna ‘ceza’ diyorlar.

FN: Dünyadaki durumun tam tersi. Ölmeden önce daha mutsuzdum, çünkü acılar sıradandı. İki uç noktanın ortası zarardır evlad, uçlarda yaşamalı. Bana göre asıl cehennem dünyanın kendisiydi!

LR: Üstad, benim gitmem gerek. Sohbetine doyum olmaz. Ama dünyada yapılacak işlerim var. Sonra uğrarım.

FN: Dünyada yapılacak işler… Pekala evlad, istediğin zaman uğra, kapım sonsuza kadar açık.

LR: Teşekkürler, görüşmek üzere…

doğmadan ölür bazıları.

Bill o gün penceresinin kenarına geçti. Güneş henüz doğmuşken, sokakta her zaman olduğu gibi sakin görünümlü ama saatleri beş dakika ileride olsa acelelerinden ne yapacağını bilemeyecek olan bir dünya insan vardı. Onların sorumlulukları vardı; sorumlulukların kendi içinde telaş ve mutlulukları vardı. Oysa Bill’in tekerlekli sandalyesi, güçlü elleri ve bulmaca çözerek ucunu günden güne tükettiği sıradan bir tükenmez kalemi dışında hiçbir şeyi yoktu. Ve bir baloncu gördü. Yıllardır baloncu görmediğini hatırlarken yüzünde oluşan belli belirsiz gülümseme, baloncunun sokağı dönüşüyle birlikte son buldu. Elleriyle sandalyesini itekleyerek penceresinin kenarından ayrıldı, güneş çoktan batmıştı. Oysa ayrıldığı yer penceresinin kenarı değil, çocukluğuydu. Bir gün öncesinde annesinin tavuk keserken kullandığı bilenmiş bıçağı sol bileğine incelikle geçirirken bile bunu anlayamadı.

sahipsiz cümleler.

“Rüzgarım ve sözcüklerim var, senden ve sana tüm inananlardan daha güçlü ve özgürüm.”

Duramadım yine. İçimdeki yaratığı kaçmak isteyen ama kaybolmaktan korkan yaramaz bir çocuğa benzetiyorum. Gücü masumiyetinden doğan bir yaratık o. Neler yapabileceğinin farkında olduğunu sanmıyorum; beni kendisine ait görüyor ama ona tutsağım. İyi bir şeytan, kötü bir melek, kafası karışık bir tanrı gibi, bu yüzden de oldukça cezbedici.

Saçıldı. Etrafıma, sözcüklerle. Dün çizgilerdeydi, belki yarın kanımda olacak, kanımla var olacak. Ölümümle canlanacak bir isyankar o, ama azimsiz ve korkak. Anlaşıyoruz biz. İyiyiz böyle. Onunla bir günü daha tamamlamak üzereyim. Ölüme biraz daha yaklaştığımı görüyorum ama hayattan uzaklaşmayışım yüzümü gülümsetiyor. Gülümsemem mutluluktan değil, mutsuz olmamaktan.

Bir şarkı dinliyorum şimdi. Tatlı. İsmini bilmiyorum, öğrenmeyeceğim, öğrenmeyeceğim ki bugün ölümsüz olsun; öğrenmeyeceğim ki yeniden duyduğumda aklıma gelen şey ismi değil, bugünün kendisi olsun.

Seni seviyorum Lethe. İyi ki yoksun.

aklıma liman ararken limon buldum.

“Sen bana ‘hayatım’ olacaksın dediğinde ben sana inanmıştım, oysa sen ne yaptın; hayatının çok küçük kısmında bana yer vererek, hayatının tamamını izletmeye kalktın. Kadınlar, kadınlar ve yine kadınlar. Neden kaptan, neden böyle bir şey yaptın? Hatırlıyor musun, film gibi bir hayatımız olacağını söylemiştin bana ilk tanıştığımızda, keşke bana sıradan bir figüran olduğumu o gün hatırlatsaydın da tüm bunlar olmasaydı. İnan bana kabul ederdim, en azından üzerinde düşünmeden sıraladığın yalanlarınla boş umutlar kurarak kendimi avutmamış olur ve şimdiki gibi üzülmezdim. Düşünüyorum da, zor, inan ki çok zor be kaptan. Ne bileyim, zaten seninle bir gün geçirmek için anam ağlarken, hayatımın geri kalanında seni elimde tutmak için ne yapacağımı kestirememek epey canımı sıkıyor. Neyse, kısa keseyim. Zaten sen iyi bilirsin ağzımın laf yapmadığını. Aslında birçok şeyi de iyi yapamam diğer kadınların gibi. Sende beni çekici kılan tek şeyin şaka ve şaklabanlıklarım olduğunu düşünmüşümdür her zaman, belki de böyle istediğin için. O yüzden kaptan, şimdi sana son şakamı yapacağım. Sen bu satırları okurken, ben çoktan ebeninkini sana göstermiş olacağım.”

Kaptan elindeki mektubun son cümlesini okuduktan sonra üzerine belirsizlik dolu bir tür şaşkınlık çökmüştü. Kafasında türlü sorular vardı ama ne yapacağına bir türlü karar veremeyip, sürekli olarak gözlerini elindeki kağıdın son cümlesine anlamsız bakışlarla götürüyor ve yaşadığı anlamsız çıkmaza, anlamlı bir açıklama bulmaya çalışıyordu. Bu esnada terlediğini fark etti, oysa Karadeniz açıklarının terlemek için pek de uygun bir yer olmadığını kendisi de biliyordu. Bir kapı gıcırtısı duydu; arkasını dönüp baktığında aralanan kapının eşiğinde elinde meşale tutan bir kadınla göz göze geldi. Kaptan, kadının yalnızca gözlerini görebiliyordu ve gözlerinin önündeki ateşten çıkan sis, bir şekilde gözlerinin rengini seçmesine engel olmuştu. Kadın elindeki meşaleyi kamaranın ahşap duvarına götürdü ve kamara, gemiyle birlikte çok kısa bir sürede alev alıp, aynı çabuklukta Karadeniz’in soğuk ve engin sularına karıştı. Ama kaptanın dert ettiği şey gemisinin batması, mürettebatını kaybetmesi ya da çok büyük ihtimalle ölecek olması değil, aklını tedirgin eden sorunun cevabını bulamayışıydı; o soru karşısındaki kadının kim olduğuydu ama seçenekler bir o kadar fazla ve zaman da aynı ölçüde kısaydı. Nitekim kaptan sorusunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedi, çünkü gözlerini açtığı yer tam teçhizatlı bir hastane, kırık dökük bir balıkçı kulübesi, ıssız bir sahilin açıkları ya da bir cennet bahçesindeki bir hurinin şehvetli ve sıcak kolları değil, on dokuz yıldır uyandığı üzeri deri, sperm ve osuruk kokan yatağıydı. Çünkü kaptan aslında bir kaptan değildi ve aslında kaptan olmayan kaptan gördüğü rüyaların sonunu hatırlayabilen tipten biri değildi.

kafamızın içindeki şüphe tohumları

Çatışma, elinde birer avuç ‘şüphe’ tohumuyla birbirine çok yakın ama keskin bir sınırla ayrılan bahçelerde bitki yetiştirip, her bireyin/ topluluğun komşu bahçeye göre üstün olma arzusuyla ego tatmin etme niyetinin dışavurumudur. Ve ‘şüphe’ tohumuyla işe başlayan hiç kimse, komşu bahçeyi ‘güzel’ bulamaz. Çünkü ‘şüphe tohumları’ kimyası gereği ‘güzellik’ten bağımsızdır. Şüphe, tek taraflı bir ideolojinin ürünü olduğundan ve güzellik anlayışı, aksine mümkün olduğunca farklı ideolojilerin sentezi olduğundan birbirinden ayrılır; ki böyle olmak zorundadır, zira güzellik anlayışını tek başına, her şeyden bağımsız, kökten kurgulama egilimi, ‘önyargı’nın tanımını oluşturur. Bu da, kendi ideolojisini savunma ihtiyacından ileri geldiği için, çatışmayı gerektirecektir. Bu yüzden bir şeyin ‘güzel' olduğunu savunacaksak genelde ılımlı olmayı yani ‘sentetik’ yolu tercih ederiz. Şayet ‘doğru’ olduğunu savunacaksak, kurgularımıza birtakım bireysel şüphe ve önyargılarımızdan eklemek durumunda kalırız. Doğru olduğunu savunmak, bir çatışma gerektirir, ideolojik duvarlar örüp, karşıt şüphelere karşı savunma gerektirir. Güzel olanı savunmak, ortak bir görüşe muhtaçtır, bunun özlemiyle kurgulamaktır her şeyi. Oysa doğru olanı savunmak, empoze etme niyetiyle başlar yola genelde. Karşıt fikirlerın ortalama analizini çıkarmak değil de, tek yönlü ve direkt bir dikta vardır o arzunun altında. Yani neyi savunduğumuza göre degişir. Elimizde ne tohumu var; ona göre, ya tekillikten yola çıkarak çatışmaya, ya da sentezden yola çıkıp tekilliğe gitmek gibi iki şıktan birini seçmektir mesele.

paramparça geceler, umutsuz günceler.

Masumiyetine özlem duyan ve özlem duyduğu her an biraz daha kirlenen, tüm kirlenmişliğiyle etrafındaki sevecen ve sahte yüzlere gerçek bir nefret saçan, kötü görünümlü ama iyi görünen herkesten daha iyi biriydi. Onu uzaktan gören biri aksi bir züppe olduğunu düşünebilirdi ama ben onu tanıyordum, değildi. O ne aksi biriydi, ne de züppe. Yalnızca sorunları vardı, anlayabiliyordunuz bunu. Sorunlarının içinde çözülmez çelişkileri vardı. Çelişkilerini besleyen şey içindeki karmaşaydı. Gerçekten karmaşık bir adamdı. Tutarsız bir yapısı vardı. Sürekli bir arayış yaşıyordu kendi içinde ama amacı bir şeylere ulaşmak değildi. Bulmayı istemiyordu o, sadece aramayı seviyordu. Amaçları bu belirsizliğin ötesine hiçbir zaman geçmezdi. İnsanları mutlu eden şey güzel yemekler yemek, tuvalette bulmaca çözerken sıçmak ya da nadiren de olsa insanların geçtiği ıssız bir sokak arasında dolgun kalçalı bir fahişeyi arkadan becermekti ama o bunları istemiyordu. Tek arzuladığı şey hayatının sonuna dek hayatla arasındaki tek bağ olarak gördüğü merak dürtüsünü canlı tutmak, bir şeylere dokunmak ama dokunduğu hiçbir şeyin yapısını tam anlamıyla algılayamamaktı. Kişiliği size absürt gelebilir ama böyle bir adamdı o. Gelgitleri vardı. Hep olacağına inanırdı, farklı düşünmezdim. İkimiz de bu gelgitlerin onu burada bizimle tutacağını bilirdik, çünkü intihar kesin bir karardır, duygusal veya mantıksal, bu kararı verebilmek için net olmanız gerekir. O değildi. Siyahtı ve aynı zamanda beyazdı. Özgürdü ve aynı zamanda tutsaktı. İçinde hem iyiyi, hem de kötüyü barındırıyordu. Havvasız bir Adem, Adem’siz bir tanrı gibiydi. Ve bir gün odasına girdiğimde, beyaz, yıpranmış bir kağıtta, özenle birbiri ardına dizilmiş harflerini gördüm.

“Dostum,” yazıyordu kağıtta, “görmem gerek.”

Yanına korkarak yaklaşıp, elimi ağzına doğru götürdüğümde, hâlâ elimin üzerindeki ince tüyleri kıpırdatabilecek kadar nefesi olduğunu gördüm. Rahatlayıp odadan çıktım. Akşam kız kardeşinin arkadaşı aradı. O günlerde sevgili gibi bir şeydik. Sesinde belirgin bir hüzün ve gizlemeye çalıştığı bir rahatlık vardı, onu tanıyan ve o an söylediklerini dikkatle dinleyen herkes bunu kolaylıkla fark edebilirdi.

“Seni,” diyordu, “ve o kocaman aletini, çok özledim. Bu arada bizim histerik intihar etmiş. Tam bir kutu hap iç…”

Telefonu kapadım ve bir daha açmadım. Bir daha o kızla bir kez bile konuşmadım. O gün, kimseyle bir daha konuşmayacağımı düşünmüştüm; ölmeliydim. Çünkü o adamı seviyordum, o adamı bir arkadaşın, sıradan bir aşkın çok ötesinde seviyordum. Tarifsiz ve yasak bir tutkuydu bunu ilk defa o gün kendime itiraf edebilmiştim. Ölebilecek kadar cesaretim vardı. Tıraş bıçağı. Hap ya da elime geçen ve beni öldürebilecek, soğuk ve hissiz her türlü nesne. Hiçbiri işe yaramadı. O gün anladım ki tutarlı bir insan bile istediği zaman kendini öldüremiyormuş. O gün anladım ki bu hayat, Beyoğlu’nun lüks otellerindeki isimsiz fahişelerin şehvetli dokunuşları gibi, kimseye bahsedemeyeceğiniz ama sürdürmekten de kendinizi alıkoyamayacağınız türden saplantılı bir tutkuyla sizi kendine bağlıyormuş. O gün anladım ki, bu hayat yaşamak için yeterince kısa, ölmek içinse fazla uzunmuş.

Bir sigara yakıp Madrugada dinlemeye başladım. Kürkü için öldürülen bir hayvan gibi hissediyordum. Derimin yarısı yüzülmüştü ve nefes alabiliyordum. Aldığım her nefes bana acı verse de, talihsiz ve paramparça bir umut nedeniyle bunu her seferinde hırsla tekrar ettirecektim.

Bir sigara daha yaktım. Madrugada çalmıyordu bu kez. Hiçbir şey çalmıyordu. Ağlıyordum. Hiç susmayacakmış gibi, bir bebek gibi neye ağladığımı bilmeden, yapabileceği tek şey bu olan, amaçsız bir adam gibi ağlıyordum.

Annem kapımı çaldı ve şöyle dedim ona: “Siktir git, seni görmek istemiyorum.”

İçimden.

“Giyiniyorum.” dedim sigara dumanını görmemesi için. Çünkü beni hayallerimdeki kadar masum bir çocuk sanıyordu o hâlâ. Onu üzmek istemeyecek kadar vefalı ama ona günün birinde gerçeklerimle ona işkence edebilecek kadar hastalıklı bir çocuktum ben.

Pencereyi açıp odamı havalandırdım. O aptal kızın telefonu üzerinden kırk beş dakika geçmişti ve ben yemek masasında babama ders notlarımdan gülerek bahsediyordum. Okul birincisiydim ve bu o an hepimizi memnun ediyordu. Oysa ders notları bahaneydi, bunu hepimiz biliyorduk. O masada konuştuğumuz her şey bahaneydi. Biz birbirimizi önemsemiyorduk, sadece hepimizde aile olma saplantısı vardı, rol yapmayı seviyorduk, rol yapmalıydık ama her oyuncunun bir isyanı vardır. Şimdi size o isyan zırvalıklarından falan bahsedip kafanızı ağrıtmak istemiyorum. Sadece uyumak istiyorum. Uyumak ve bir daha uyanmamak.

Hayır. On bir on beşte kalkmalıyım.

Uykumun Geldiği Saatte Ölmüşsündür

Saat bir çeyrek. Çay molası, soğukta üşenmeyip dışarı çıkacaklar için sigara molası aynı zamanda. Havanın keskinliğine bakıp beni okula göndermeye kıyamayan annemi düşünüyorum. Şimdi bu halimi görse de yine acırdı bana, bunu biliyorum ve daha da hüzünleniyorum. Sigaramın küllerini dökmek için ekstradan bir hareket yapmam gerekmiyor çünkü ya öksürüyorum ya soğuktan titriyorum böylece küller dökülmüş oluyor.

Çalıştığım yerde herkes yaşça benden büyük. Öksüren ve sigara içen biri için kabus gibi bir durum. Her nefeste bir tedirginlik. Biri gelecek de öğüt verecek diye ödüm patlıyor her molada. Her öğüt veren karşısındakinin dinlemediğini bilir ama konuşmaya devam eder. Bu yüzden öğüt, bencil insanların işidir. Kendi içsel monoluğunu zorla dinletirler başkalarına, en iyi ihtimalle dinliyormuş gibi yapmak zorunda bırakırlar. Son bir iki moladır kafam rahat gerçi, herkes durumu kabullenmiş gibi gözüküyor. Hatta içme şunu diye öğüt veren tipler şimdi benden sigara istemeye başladılar. Aslında sigara içen herkes başkasının da içtiğini görünce aynı batağı, aynı bok çukurunu paylaşmaktan mutlu oluyor. Vicdanın rahatlatmak için gençken bırak palavraları başlıyor ama bir süre sonra yani vicdanlarını rahatlattıktan sonra sizi de çukurlarında görmekten mutluluk duyuyorlar.

Fırıncıyım ben ve muhtemelen yaza ayrılacağım şimdi çalıştığım yerden. Yazın dışarıda su satmak varken kim fırında çalışır? Kışa nasılsa eleman ihtiyaçları olacak ve ben yine fırıncı olacağım. Masa başı bir işten fırıncılığa transfer oldum. Şu milletin bir halt sandığı bir okuldan milletin duyunca bir bok sandığı bir bölümde okuyordum. Okuyordum diyorum çünkü stajımı bıraktığım gün okulu da bıraktım. Size hiçbir şey kazandırmadığını hissettiğiniz bir yerde ne kadar kalabilirsiniz ki? Şirketler, hesaplar kimin işe nasıl alınacağı, gereksiz hesap programları… Bunların size hayatta hiçbir faydası yok. Tüketici toplumun nasıl tüketeceğini bilmek bana mı kalmış?

Sistemi suçlamıyorum gerçi. Günah keçisi seçmeye lüzum yok. İnsanlar bencil, bunu kabul etmek gerek. Belki de evrimin insana getirdiği bir olgudur. Daha bencil olan daha mükemmeldir. Doğal elemede daha bencil olan kazanıyordur ve bu da etik bir şeydir belki, bilemiyorum. Ben ne Tanrı’yı ne de insan doğasını suçluyorum o yüzden.

Ben de bencilim. Eğer bir insan başkasını bencil olduğu için suçluyorsa aslında demek istediği aynı konuda kendisinin de bencil olduğudur. İyi geçindiğimiz insanlarla paylaşamadığımız bir şey yoktur. Asıl mesele budur. Mesela ben; para umurumda olmaz ama başka şeyler yüzünden çok fena insan kalbi kırabilirim. Bana sormadan kestane şekerini bitirdikleri için evdekilere bir araba laf sayabilirim. Bu da kırıcı olur doğrusu. Ya da toplumun hırslarından bıkıp okulu bırakışımı ele alalım. Ben bunu yaparken bunca yıl beni okutmuş annemi düşündüm mü? Düşündüm, yalan değil içim burkula burkula bıraktım zaten. Bencillik üzüntüyü gidermiyor maalesef. Ama bazen zor seçimler yapmak zorunda kalıyorsunuz. Zor seçimler yaptıkça büyüyor insan zaten. Bencil davrandıkça da küçülüyor ve sırf bu yüzden bencil insan çok yoruluyor. Defalarca yaşlanıyor, defalarca küçülüyor.

Eskiden her yattığımda düşüncelere dalardım.  Özellikle de olumsuz şeyleri düşünürdüm. Beni terk edenleri ve hiç gelmeyenleri düşünürdüm. Kafam nasıl bunları düşünebiliyordu hayret ederdim. Onca saat çalıştıktan, okula gittikten ve iş kaygısı gütmem gerekirken ne bana bunları düşündürtebilirdi? Evet, kadınları düşünürdüm, özellikle de birini. Sevip sevmediğimin farkına bile varamadığım kadınları düşünürdüm bazen de.  Ama hele bir tanesi vardı ki adını bile anmak istemem.  Onu düşünmeye başladığımda hep uyumak isterdim. Sanki uykuya daldığımda o beynimin içinde ölmüş olacak ve bir daha gelmeyecekti.

Her gece aynı terane. Aylarca hiçbir şey değişmedi. Değişmiyordu çünkü ben değişmiyordum. Değişemiyordum bir türlü. İki uçlu işleyen şeyler vardır hayatta bunun farkındaydım aslında. Bazen fiziksel yaşantınızı değiştirirsiniz ve zihin dünyanız değişir. Bazen de zihin dünyanızı değiştirirsiniz ve fiziksel hayatınız değişir. Ben ikincisini yapamazdım, bunu çok iyi biliyordum ve birincisini yapmaya karar verdim. Stajı bıraktım ve fırıncılığa başladım.

Daha basit insanlarlayım artık. Daha basit hayaller, daha basit hırslar. Ha insanın kötülüğü ya da bencilliği değişiyor mu? Değişmiyor. Ama yine de daha rahat ediyorsunuz sıradan insanların yanında. Yapay davranışları daha az seziyorsunuz. Ortalama bir insandan algınız yüksekse yapmacık davranışların çok basit ve kabul edilebilir olduğunu görüyorsunuz. En azından güçsüz insanlar yaşamlarına devam edebilmek için bir şeyler yapıyorlar. Diğer çok düşünen çok bilen ya da çok bildiğini sanan insanların ufacık çıkarları için attıkları taklaların yanında sıradan insanların taklaları gözünüze batmıyor.

Ben fırıncıyım, sıradan bir fırıncıyım. Hala kendimi yalnız hissediyorum. Ama artık gerçekten yalnızım ve inanın yalnız olduğunu bilmek, yalnız hissetmekten daha az acılıdır. Bir şeyler paylaşabildiğiniz sahte insanların yanında olmaktansa basit insanların yanında sessiz ve yalnız oturmak çok daha değerli benim için.

Ben fırıncıyım, sıradan bir fırıncı sevgilim. Günde on saat çalışıyorum ve emin ol artık ömrün benim için çok daha kısa. Çünkü seni düşünecek vaktim yok artık. İşten eve gelip yemek yiyip, bir sigara tüttürdükten hemen sonra yatağa giriyorum ve girmemle uykumun gelmesi bir oluyor. Sen de biliyorsun, uykumun geldiği saatte sen çoktan ölmüşsündür.