erkek milleti

Kadınların erkeklerle ilgili tespitleri genellikle yanlıştır; çünkü genellikle genelleme yapılır.

"Erkek milleti nankördür."

"Erkek milleti iki yüzlüdür."

"Erkek milleti odundur, duygusuzdur."

"Erkek milleti aptaldır."

...

Peki kimdir bu 'erkek milleti' dedikleri? Bu bir cumhuriyet midir? Ya da bağımsız bir familya mı?

Saygıdeğer kadınlar; ('bayan' yerine 'kadın' tercihimdir.)
Neyin peşindesiniz bilmem ama sizlere şunu önemle belirtmek isterim ki 'erkek milleti' diye bir şey yok. Tıpkı 'kadın milleti' diye bir şeyin olmadığı gibi. Erkeklerden soyutlanıp ötekileşme çabasının altında, 'erkeklik' kavramının özünü irdeleyememiş bir bilinç vardır.

Feminist dalganın kadınlara enjekte etmeye çalıştığı 'ötekileşme' hareketinin iki belirgin çıkış noktası var:

1) "Şu erkekleri bir türlü anlamıyorum." kafası:

Bu kafa, aşağıda bahsedeceğim ikinci tür kafaya göre biraz daha uyumlu sayılır. Erkekleri anlamamak, genelde basit bir ironidir; daha çok kişiseldir. Yani kendi erkeğinin 'davranış bozukluğu' olarak gördüğü hallerini eleştirerek, bir anlamda erkeği küçümseyen bakış açısıdır bu.

Kadının erkeği küçümsemesi, tıpkı erkeğin kadını küçümsemesi gibi basit bir 'güçsüzlük' belirtisidir. Ama güçsüzlükten daha kötü bir şey varsa, o da tembelliktir. Önyargılar, anlık tepkilerden yola çıkarak varılan tespitler, işin özündeki 'sevgi' ve 'emek' unsurlarını gölgede bırakıyor. Bunun sonucunda da kadın, erkekleri anlamadığını söyleyip geçiyor konuyu.

2) "Ben bu erkek milletinin ciğerini bilirim." kafası:

Bu, diğerine kıyasla daha tehlikeli bir kafa. Başından onlarca ilişki geçmiş, hepsinden 'kendince' dersler çıkarıp köşesine geçmiş tecrübeli kadın kafasında psikolojik travmalar vardır. Geçmiş ilişkilerinde dışa vuramadığı öfkeyi, feminist akımın 'erkekler aptaldır' anlayışına sığınarak dışa vurmaya çalışan kadınların tespitleri ne kadar güvenilir olabilir ki...

Feministlerin hatası 'erkekler' hakkında tespitte bulunmakla başlıyor. Çünkü ilgilenmeniz gereken 'erkekler' değil, 'erkek'tir. Erkek milleti yerine kendi erkeğinize yoğunlaşırsanız, daha 'gerçek' tespitlere ulaşacağınızdan hiç şüpheniz olmasın.

Saygılar.

Yar mısın Varışa?

-Koşsana!
-Nereye?
-E mutluluğa.
-Mutluluk nerede?
-İleride bir yerlerde olması lazım.
-İleride olduğunu nereden biliyorsun?
-Çünkü biz duruyorduk, biz dururken mutluluk geçmiş olmalı.
-Biz durunca bizi bekliyor olamaz mı?
-Bunu hiç düşünmemiştim.
-Belki de buralarda bir bir yerlerde.
-Aaa evet olabilir.
-Hadi onu çağıralım.
-Tamam da nasıl yapacağız bunu?
-Güzel şeyler düşüneceğiz.
-Tamam, önce sen.
-Hayır birlikte.
-Mesela seninle bir gün çok mutlu olmuştum şimdi o anı çağırsak gelir mi?
-Bilmem deneyelim o dediğin gün ne yapmıştık.
-Şeyy.
-Heyy dur dur başka ne yapmıştık.Film?
-Evet, çok güzeldi.
-Sonra?
-Sonra..Aaa elimi tutup gözlerime bakarak öylece durmuştun, sonra romantik bir şeyler söyleyeceksin diye beklerken susadım demiştin.
-Evet hatırladım. Ama o gün sadece ikimiz ve sevdiğimiz şeyler vardı. Evet bizi mutlu eden şeyler aslında bizim elimizde olup istediğimiz şekilde yaptığımız şeyler.
-Evet zorlama ve sırf yapmak için yapmak için yaptığımız şeylerden mutlu olmuyoruz, belki mutlu olmuş gibi davranıp kendimizi kandırıyoruz.
-O zaman koşmadan durup düşünerek de mutlu olabiliriz.
-Evet, sadece düşünerek değil içinden geleni de yaparak.
-E o zaman duralım.
-Hayır, biz duracağız ama koşacak bir şeyler olacak, mesela duygularımız.
-Benim duygularım senin duygularını geçer!
-Yar mısın varışa.
-Yarım!
-İlerideki mutluluk düşüncesine kadar!Koş!

Nietzsche ile sohbet - yol ve yolculuk

Friedrich Nietzsche:
- Hoş geldin evlad. Uzun zamandır uğramıyordun. Her şey yolunda mı?

Labi Rendo:
- Yolunda sayılır. Yani yolunda olduğunu düşünüyorum.

FN: Yolunda olmayanları eleyip yola devam etmesini öğrendiysen, her şey yoluna girer zaten.

LR: Öğrendim üstad, öğrendim.

FN: Nasıl öğrendin?

LR: Biraz ızdıraplı oldu aslında.

FN: Sözünü kesiyorum; ne içersin?

LR: Şu ilginç likörlerinden varsa, hayır demem doğrusu.

FN: Ah, tam ağzına layık bir şey var evlad; okaliptus likörü!

LR: Hmm, fena değil. Sadece biraz acı.

FN: Acı iyidir. Evet, devam et.

LR: Öncelikle üstünde yürüdüğüm yolun, benim yolum olmadığını fark ettim. Sonra kendime yeni bir yol açtım, sil baştan.

FN: Yolu değiştirmek çözüm değildir zaten. Sen değişeceksin, kökten değişeceksin; o zaman yol, sana göre yön bulacaktır.

LR: Yol, yönünü buldu üstad. Şimdi yürümek gerek. Ne kadar boşmuş bundan önce her şey. 'Senin yolun, benim yolum' kavgasıymış tüm geçmişim.

FN: Mor ve Ötesi'nin eski bir parçası geldi aklıma:
"Gül kendine, aslında dünya sensin."

LR: Bilirim, ne güzel söylemiş.

FN: Lakin, bunların dışında sende başka bir şeyler var sanki evlad.

LR: Ne gibi?

FN: Ben seni daha önce hiç bu kadar neşeli görmemiştim. Anlat bakalım, nedir kaynağı bu hallerin? Yoksa...

LR: Senden gizleme ihtimalim var mı?

FN: Yok. Anlarım ben. Ne diyeyim evlad; iyi yolculuklar... Gerçekten senin adına çok sevindim.

LR: Neyse üstad, Labi kaçar. Yolcu yolunda gerek.

(Gülüşmeler)

Kıymetsiz Hikayeler 10

Siz ağbi, iddia ediyorum bu aileden kimseyi sevemezsiniz, mümkün değil. En fazla acırsınız bize, yapaylığımıza, yapaylığımızın meydana getirdiği samimiyetimize, samimiyetimizle saklamaya çalıştığımız korkaklığımıza acırsınız. Şefkat gösterir, üzülür ya da eğer ki biraz inancınız varsa, bizim için dua edersiniz ama bizi sevemezsiniz, dediğim gibi, mümkün değil. Neden mi? Bir insanı neden seversiniz? İşte, aklınıza gelen şeyler. Onlar yok bizde. İnanın, bir tanesi bile.

Babam mesela. Sevgisizdir. Hep öyleydi ama bunu sonraları fark ettim; tam olarak ona duyduğum nefretin, sınırlarını belirleyemediğim türden bir acıma hissine döndüğü anlarda, yani büyüdüğüm zamanlarda. Ama ben onu seviyorum. Neden, nasıl bilmeden, sadece seviyorum işte. Nasıl seviyorum peki? Bilmem. Bilmem ki. Ölse ağlarım işte. Belki herkesten geç, belki herkesten çok, belki herkesten gizli, ama mutlaka ağlarım. Biliyorum. Biliyorum işte. Bilmediğim şey sebebi. O his. Anlıyor musunuz beni ağbi? Sanki eski bir tişörtümü atmak zorunda kalmanın verdiği burukluk gibi bir şey; ama insan tişörtünü sevebilir mi? Ya da insan babasını, bir tişörtü sevdiği gibi sever mi? Bilmem, bilmem ki ağbi. Sevgi bu kadar bencil, bu kadar namert bir duygu mu? Sevgi, seçeneksizliğin doğurduğu bir seçim mi? Gerçekten bu kadar basit mi? Her neyse. Şimdi size ailemize herkesten fazla bağlı olduğunu sandığım annemin, hiçbirimizin tanımadığı bir güzel ağbimize, yine hiçbirimizin haberi olmadan nasıl kaçtığını söyleyebilirim ya da bunu öğrendiği sırada babamın istifini hiç bozmadan elindeki armutu nasıl yediğini ya da “çok duygusal” ve “pek sevgi dolu” kız kardeşlerimin bilgisayar başında “evcil hayvan” bakarken yaşadıkları hayret uyandırıcı heyecandan, bir saniye bile olsa nasıl uzaklaşmadıklarını. Ama gerek yok ağbi, var mı, yok. Çünkü size bu saçmalıklardan bahsederek moralinizi bozmak ya da vaktinizi çalmak istemiyorum. Ha son olarak ağbi, keşke burada olsaydınız, keşke bunları duvara değil de gerçekten size söylüyor olsaydım, neye benzediğiniz ya da kim olduğunuz bile önemli değil. Üstelik üç yaşında bir orospu çocuğu bile olsanız size ağbi diyebilirdim. Çok yalnızım be ağbi. Bu kadar uğraştıktan sonra hem de. Sevdiklerim uğruna yıktığım amaçlarımla, onlar için yeni bir hayat yapmaya çabalarken, onların tüm bunları, beni, hatta kendi hayatlarını bile umursamaması. Koyuyor. Bir de çocukluk aşkımı özledim. Sen ne güzel komşumuzdun Tuana Abla.

17:29

Hayalin gerçeğe temas ettiği an, dalgalanmalar ve neticesinde duruluş.

Beklenen anın, beklenen karşılığı vermesi; kabulleniş.

Kırgınlık değil, mutluluğun burkulması gibi; biraz acı ve biraz zaman, eski hale dönüşün reçetesi.

Hüzün; sonuçtan mütevellit değil, üzülene üzülmenin ismi.

Diğerkâmlık denir yaptığına, her şeye rağmen ötekini -ötekileştirmeden- düşünmek.

Düşünmek; uykunun kaçması ve geri gelmesi, kelimelerin anlamlarının sarmaşıklaşması.

D        u        r        g        u        n        l        u        k

Zihnin uyuşması...

İyi uykular... beyefendi... uyanın artık... lütfen.

mikail

Geçenlerde Mikail İzmir’de öğleden sonra birkaç kez geğirdi (gök gürledi). Dışarı çıkıp bakındım, bulutların arasında elinde bi şişeyle el salladı bana. ‘Napıyosun olum, ayıp deilmi?’ dedim.

-Abi, cennette yeni bi maden suyu piyasaya sürdük. Reklam çekimleri için geğirerek prova yapıyorum, dedi.

-O nası bi reklam lan, dedim.

-Abi senaryo süper. Şimdi biz bikaç melek arkadaşla sofradayız. Sofra da ne sofra, bi dinazor sütü eksik. Neyse biz afedersin hayvanlar gibi yemişiz. Mide davul gibi. Böle bi geğirsek keyfimiz yerine gelcek. Napsak diye birbirimize bakarken bizim azrail elinde tepsi, şen kahkahalarla odaya giriyo. Tepside şişeler. ‘RAMEN MADEN SULARI!’

-Ramen? Hmm..

-İsa’nın şirketinden. JesusCo.

-İsa’nın başka işi yokmu olm, maden suyu ne alaka. Neyse o deil de, maden suyunu azrail’in sunması da sıkı ironi olmuş.

-İroni bizim işimiz abi.

-Belli. Ee ne zaman üfleyeceksiniz o sevgili sur’unuzu.

-Kıyamet günü işte. Okumadın mı lan kitabımızı. ‘Şüphesiz ki biz..’

-Tamam olm biliom, kıyamet ne zaman onu sordum. Söyle de seda sayan’ın programına çıkıp meşhur oliym.

-Yok abi, onu söyleyemiyoruz biz.

-Niye? Sen bilmiyo musun la yoksa, eheh.

-Biliyorum ama güvenlik açısından söylemem yasak. Hem sedasayan’a çıkmak için bunu bilmen gerekmiyo ki. Kıçından bi tarih uydur, çık ortaya. Reytingler fora..

-Yalan günah değilmi olm?

-Abi ne günahı yeaa. Valla bazen bakıyorum da, cehennem daha ciks bi ortam hacı. Mesela Hitler’e burda babalar gibi bakıyolar şerefsizim.

-Yapma yauw. Ama kitapta…

-Yüce irade. O herşeyin en iyisini bilir.

-Lan varya. Kolpasınız lan..

-Valla ben bilmem, beyim bilir.

-Beyini senin.. Neyse güneş de açtı bak. Sen git istersen.

-Hıı.. Akşama cennette toplantı var, gidip sunuma hazırlaniym.

-Ne toplantısı la?

-Hacı cennette ortam bozuldu. Millet kevser suyundan içip içip sapıtıyo. Her türlü musibet türedi lanet yerde. Patron kevser suyunu 100yıl süreyle yasaklamayı düşünüyo. Onu konuşcaz.

-Desene o tarafta da aynı mal zihniyet..

-Ben bilmem hacı. Hadi bana müsaade.

-Görüşürüz.



Severim şu Mikail’i… Kafa melektir.

Klavyemin Tuşlarına Kazıdım Yalnızlığımı

Kısa keselim çocuk.
Seni öldürmeliyim, çünkü canımı sıkıyorsun.
Abarttığımı sanma sakın, yok öyle bir dünya.
Zaten dünya diye bir şey yok;
Nereden mi biliyorum? Uzaylılar söyledi.
Ama orasını hiç mi hiç karıştırma.
Neden mi? Çünkü uzay diye bir şey de yok.
Hepimiz kamışına su yürümemiş bir veledin,
Masum hayallerini izleyen kirlenmiş insanlarız.
Ama oradan bakma, çünkü insanlık diye bir şey de yok.
Nereden mi biliyorum? Artan insan nüfusundan.
Ne diyeceğim bak dinle.
Şey, şey, şey işte, şey diye bir şey de yok.
Zaten Ömer Hayyam da hiç doğmadı.

Kısa keselim çocuk.
Seni öldürmeliyim, çünkü canımı yakıyorsun.
Nefes alışın bile batıyor bana.
Hele o yandan bakışın yok mu?
Biraz süzer, biraz keser gibi,
Biraz iş atar, biraz “ben sana bakmam güzelim” der gibi,
Biraz sevecek ve müşfik, biraz da cellat gibi.
Ama en çok neyini seviyorum biliyor musun,
Boynuma ip geçirirken sana kendimi teslim edişimi.
Ama yine oradan bakma, neden mi?
Çünkü ip diye bir şey yok, Stockholm’de aşklar da hep yalan.
Hep dolan.
Hep Ayhan Işık yüzünden bunlar. Biliyorsun.

Tersten, denemeler.

Bir parodinin içinde, başrollerde yine sen ve ben vardık. Bu sefer karanlık olana aydınlık, bilinmeyene ise inanılan demek zorundaydık. Parodiler böyleydi, her hareketimizin aksini yapmalıydık. Hava karardığında yeni bir günü yaşamalı, gün ışıdığında ise gözlerimizi kapamalıydık. Rüyalar gerçek, gerçekler yalan olmalıydı. Olmadı, yapamadık.

Parodiyi korkuya, gerçeği şakaya tercih ettik. Öldük, dirildik. Ölmedik, en öldüğümüz zamanlardı. Sabah uyanmazdık, perdeler açılmazdı. Perdeler açıldığında, ışıklar kapanırdı. Işıklar kapandığında, ölmek için haklı sebeplerimiz vardı. Ve biz öldüğümüzde, en baştan başlardık.

Sanırım o gece yanıma uğramasının sebebi de buydu. Hakim renk griydi, sokaklar sessizdi, arabalar hareket etmezdi, öylece durur ve bizi izlerdi. Trafik lambaları yeşil yakmayı bırakmış, sadece sarı rengin önderliğinde bir yanıp bir sönerken, çocukluk günlerimde takıldığım bir sokağa benzemeyen yolun en başında sen belirirdin. Parmaklıklar yoktu, kapalılık yoktu, simit satan biri veya otobüs durağı yoktu. Güneş vardı ve yok olmuştu. Sen içeri girdiğinde pencereden içeri sızan rüzgar, suratımı yalayarak sana doğru yaklaştı, sana dokunmadı, dokunmasın istedim ve çıktı. Sen onu fark etmedin, sen beni fark etmedin, ya da gözlerimi. aylar önce bir köprüden aşağıda sana bakan -ya da- ölü bir kuzguna.

Sabah olmuştu, karanlığın önemi kalmamıştı. O gitmişti. Hep giderlerdi. Yükseklerde uçan bir kuzgun hiç gelmemişti, ya da kanalizasyonda yaşayan bir fare. Sen onların yerine de gelmiş, sonra da git-miş-tin. "Bilmiyorum." derdim böyle zamanlarda. Bildiğimi bilmek zorunda olmayan insanlara ders verir gibi, kendimle dalga geçer gibi, öğrenmemiş gibi. Günlerden pazartesi olduğu veya saatin sıfır dokuz on altı olduğunu bilmiyordum. Güneşin tekrar kendini göstereli iki saat otuz altı dakika olmuştu ve ben bunu bilmiyordum. İki blok ötede, bazı sabahlar otobüste gördüğüm ve bunu bilmediğim adam, dokuz on beşi görememişti ve bunu bilmiyordum.

Evden çıktım. Hava almam gerekirdi, insan fizyolojisi bunu emrederdi, üşüdüğümde örtünmemi, terlediğimde soyunmamı, sevişirken soyunmamı, öpüşürken utanmamı. Fizyoloji yalan söyleyemezdi, kızarırdı. Gözlerim kızarırdı, sen kızardın. "Uyu biraz." derdin, Balıklar ölmeli ve kuşlar yüzmeli diye geçirirdim içimden. Uyku zordu, deneyim isterdi, iyi sevişmek deneyim isterdi. Biz iyi sevişirdik.

İki sene boyunca, haftada üç kere seviştik. Bazen dört. Genelde beş. Sonra uyurduk, o zaman uyku kolaydı, huzur isterdi. Biz onu bulur ve saklardık. Akşama kadar o huzuru sağa sola harcardık. Üç kutu nefrete bir tutam huzur, iki şişe kine üç gram huzur.

Huzur bitti.

--

Çocuklardan nefret etmek için haklı sebeplerim var.

             Çocuklar çok şirindir, herkes onları sever öyle değil mi? İnterneti biraz araştırırsanız, çevrenizi gözlemlerseniz çocukları sevmek için pek çok makul argüman bulabilirsiniz. Benim iddiam ise ters yönde, çocuklar aptal ve kötü niyetli varlıklardır ve onları sevmek aptalca bir tavırdır. Bu yazımda neden çocukların aslında pek de hoş şeyler olmadıklarını anlatacağım; azıcık uzun oldu, kusura bakmamanızı rica ediyorum. Arada bir gereksiz uzatmış olabilirim sözü, bu yüzden de af diler, olaya girerim, girdim.

             Bir soruyla başlamak istiyorum: bir şeyi/kişiyi neden severiz? 
             İyi özellikleri olduğu için, bize mutluluk yahut fayda sağladığı için değil mi? Bir insanı sevmemizdeki temel etken budur. Annemizi severiz çünkü bize iyi davranır, yemeğimizi verir; babamızı severiz çünkü dünyanın en muhteşem kahramanı odur. Bu söylediklerim küçüklükten beri gelen izlenimlerdi elbette; zaman geçtikçe sevgi rasyonelleşiyor, rasyonelleşemezse de zaten yok oluyor pek çok noktada. Peki çocukları neden seviyoruz? Benim sorunum bunla; çocukları sadece şirin oldukları için, tatlı ve şaşkın tavırları oldukları için seviyoruz ve bu sevgi tamamen üsluba-görünüme indirgenmiş bir iyiliğin karşılığı. Ancak çocuklar gerçekten sevilmeyi hak edecek kadar iyi mi? Böyle olduğu için onları sevmenin bir kadını sadece çok güzel olduğu için, bir adamı çok yakışıklı olduğu için, bir pastayı çok iyi göründüğü için sevmekten bir farkı var mı? Bence yok.

             "Peki neden yok Savaş?"
             Birkaç argümanla anlatayım, ilk bahsedeceğim şey çocukların fazlasıyla benmerkezli olduklarıdır. Evet; çocuklar hayatın, evrenin ve her şeyin merkezine kendilerini koymaktadırlar.  Gerek kendi küçüklüğümden, gerek son birkaç yılda gördüğüm onlarca çocuktan hareketle çok rahat söyleyebilirim ve muhtemelen siz de desteklersiniz ki çocuklarda sıkça görülen bir şeydir bu söyleyeceğim olay, ne mi? Olay şundan ibarettir: çocuk bir yere götürülür, misafirlik ya da onun gibi bir şeye. İşbu götürülmüş çocuk, gittiği yerde güzel bir şey görür ve ışık hızında sahiplenir. Birileri ondan işbu nesneyi geri almaya kalkıştığında çocuk karşı koyar ve "ben-nim." der, açıkça sahiplenir.

             Bu durum bir yanda, anne-babasının ilgisinin bölünmesinden dolayı kardeşlerine zarar veren ve psikolojisi bozulan çocuklar da hiç küçük bir azınlık değildir. İlginin devamlı bir şekilde kendi üstünde kalmasını isteyen egoist bir varlıktır çocuk.

             Diğer bir durumsa çocukların çıkarcı olmasıdır. Bu durumu örnekleyen elbette çok fazla veri var, ancak başımdan geçen son olayı anlatacağım. Benim bir sürü kuzenim var, bunlardan birinin ailesini ziyarete gittiğimde çocuk "Savaş abim gelmiş, Savaş abim gelmiiş." nidalarıyla evi heyecana boğdu, lakin elimde ona alınmış bir hediye görmemesiyle neşesi son buldu. Aynı evden çıkarken ailesiyle vedalaştıktan sonra bu çocukla da vedalaşırken bana hiç yüz vermedi, "iyi o zaman ben de bir sonraki gelişimde çikolata getirmem." diyince hemen arkasını döndü ve bana sarıldı. İşte bu durum, çocukların her durumda çıkarlarını düşünen, pragmatizmin ete kemiğe bürünmüş halleri olduğunun bir kanıtıdır. Bu da neden çocukları sevmememizin gerektiği hakkındaki ikinci argümanım.

             Üçüncü ve son olansa; çocuklarda sıkça gözlemlediğim, üzülerek belirtiyorum benim de başıma çocukken çok fazla gelmiş bir durum: mobbing. Evet, çocukların birbirlerine yaptığı ayrımcılık ve zulümden bahsedeceğim dostlarım, çocuklar zalimdir. Pek çok çocuğun yaptığı bir şey olan bu şey, pek çok çocuğun bir çocuğa farklı bir özelliği yüzünden yüklenmesi, onla dalga geçmesi, sataşması ve hatta fiziksel olarak saldırması şeklinde görülür. Üstelik çocukların yaptığı bu ayrımcılık pek çok farklı sebepten olabilir; çocukken hangi unsurlar yüzünden bu olaya maruz kaldığımı söylemem, argümanımın gidişatı açısından olumlu olacaktır, saymam gerekirse daha önce çocukken şişman olduğum için, galatasaraylı bir arkadaş çevresinin içinde fenerbahçeli olduğum için, esmer olduğum için, mahalle okulunda "ailesi bankacı" bir "zengin piçi" olduğum için bu tarz dışlamalara uğradım. Daha da kötüsü, küçükken hatırlıyorum ben de birtakım çocuklara efemine oldukları için yapılan baskılara ortak olmuştum. Çocuklar bu tarz şeyleri çok fazla yapıyor ve linç onlar için aşırı derecede normal bir şey, ve bu durum da onların sevilmeyi pek de hak etmeyen varlıklar oldukları konusunda vereceğim son argümanım.

             "Peki ne yapalım abi, öldürelim mi çocukları?"

             Ya ne alakası var ben öyle bir şey mi dedim? Sadece iki şey söyleyeceğim, birincisi üstte saydığım sebeplerden dolayı iddia ediyorum ki çocuklar öyle sevilesi şeyler değildir. İkincisiyse onların bu yaptığı şeyleri "çocukluklarına verip" hoş görmek yerine bunların hayvanlıktan farksız olduğunu bir şekilde onlara anlatmamız, anlatılması; yani bir sonraki neslin "daha az" ruh hastası yetişmesi. Başka da temennim yok.

             Buraya kadar okuduysanız teşekkür eder, iyi günler dilerim.
          
             Savaş.

Kıymetsiz Hikayeler 9

"Gidiyorum ben." dedim, "lütfen beni bir daha arama." Hakaret tadında, nezaket dolu bir cümleydi bu. İsyan ediyordum. Ona itaat etmenin en afili yolunun bu olduğunu biliyordum sanki. Gecenin bir yarısı, bir başıma, ne yaptığımı bilmeden, sadece gidiyordum.

Gülümsedi. Ellerini kalçalarıma sürterek yaptı bunu ve ona karşı çıkmadım. Son kez, belki de hiç olmadığı kadar şehvet ve aynı zamanda şefkat dolu dokunuşuna ihtiyacım vardı, çünkü hep bu anı hatırlayacaktım; ilk tanıştığımız günü, eğlenceli, kederli ya da aykırı zamanlarımızı değil, hiç olmadığı kadar sıradan bir şekilde onu terk etme kararı aldığım bu anda, sanki birkaç saat kafamı dinledikten sonra eve gelecekmişim gibi bana veda edişini. Bu yönünü seviyordum. Farklıydı. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama karşılıklı oturmuş rakı içerken, arkadan ya da yakından, herhangi bir yerden ama içten bir takım müzikler işlerken içimize, ayağımı masanın üzerine bir çocuğun edasıyla atardım ve hiçbir şey demezdi. Tepkisizliğinde bile bir tür sevecenlik yatardı, onu tanısaydınız bunu fark ederdiniz, ama onu tanıyan birinden bunları dinlemenin sizin için nasıl zırvalıklar olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Bu yüzden, lütfen bağışlayın beni; üzerinden onlarca erkek geçti ama hâlâ kendime hakim olamıyorum onu anlatırken. Nasıl desem. Demesem. Tahmin etseniz. Gerçek bir aşkı ve onu anlatırken yaşadığım hüzün dolu huzuru. Rahatlığı. Bulutları ve sessiz bir kargayı. Sessizliğin çığlığını. Tahmin etseniz ya, ne güzel olurdu.

Randevu

- 1. BÖLÜM -

Yine aynı yere döndüm.

Suratlar görüyorum.

Yaşayabildiğim başka bir yer yokmuş gibi, uyandığım yer nedense hep burası.

Sallanıyorum.

Sallandıkça midem bulanıyor. Gördüğüm suratlar gülümsüyor. Gülüyorlar bana. Kahkaha atanlar da oluyor. Midem daha çok bulandıkça onlar daha çok gülüyor. Kusamıyorum bile.

Takırdayan eklemlerimin sesinden rahatsız oluyorum. Sallandıkça takırdıyor eklemlerim. Bunun neşeli bir durum olduğunu kabul edebilirim. Sürekli gülen yüz ifademe bakınca benim de buna oldukça neşelendiğimi söyleyebilirler. Neşeliyim. Ama bunun sebebi takırdayan eklemlerim değil.

Bir ritm tutturabildiğinde eklemlerim, beni neşelendirdiği de oluyor ama sonsuz neşemin asıl sebebi bu değil yine de. Sürekli gülen bir yüz ifadem var. Neşeli oluşumun sebebi sadece bu.

Boyalı yanaklarım var. İki elma gibi. İki domates gibi. Çok yaramaz çocuğun baba dizindeki poposu gibi. Öpüşen palyaçoların burunları gibi. Yanyana batan iki güneş gibi. Neşeli yanaklarım var. Neşeli görünen utangaç yanaklarım.

Baktığım suratların hiçbiri benimki gibi değil. Hiçbiri dememeliyim aslında. Bazen buruşuk bir surat görüyorum. Buruşuk ama boyalı bir surat. Tıpkı benim saçlarım gibi, onunkiler de kafasına yapıştırıcı ile yapıştırılmış da her an düşecekmiş gibi duruyor. O da hep gülümsüyor. Benim gibi. Hep gülmek istemiş de, gülememiş, gülmek için bu zamanları beklemiş gibi gülüyor. Onu gördükçe neşeleniyorum. Gülen yüz ifademi daha çok güldürmek istiyorum, yapamıyorum.

Suratlar uzaklaşıyor. Bir perde kapanıyor iki yandan. Kırmızı bir perde. Yine aynı yere dönüyorum. İplerime doluyorlar beni. Bir kancaya asıyorlar. Dinlenemeden uyuyorum. Sanki uyumuyorum, ölüyorum.

- 2. BÖLÜM -

Uyanıyorum.

Yine aynı yere dönüyorum.

Salonda her zamanki yerimi alırken bu defa daha da zorlanıyorum. Erkenden gelen seyircilerin bacakları ile koltukların arasındaki mesafe beni gün geçtikçe daha çok sıkıştırıyor. Yerime ulaşmak ızdırap veriyor. Sallana sallana ilerliyorum. Sallandıkça takırdıyor eklemlerim ve midem bulanıyor. Bunun neşeli bir durum olmadığını kabul edebilirim. Ama neşeliyim yine de. Sürekli gülen bir yüz ifadem var. Neşeli oluşumun bir sebebi yok. Beni neşelendiren de bu.

Boyalı yanaklarım var. Çürümeye yüz tutmuş yanyana iki erik gibiler. Anca o kadar kırmızılar. Ama ben neşeliyim. Bu yüzden neşeli görünüyor yanaklarım da. Artık gençlik heyecanlarından kızarmayan neşeli yanaklarım.

Baktığım suratların hiçbiri benimki gibi değil. Hiçbiri dememeliyim aslında. Bir tanesi tıpkı benim gibi. Benim gibi boyalı.

Perdeler açılıyor. Sallanmaya başlıyor yine. Onu gördükçe neşeleniyorum. Her gördüğümde daha neşeli geliyor bana. Bazen göz göze geliyoruz. O tahta kafaya oyulmuş gözlerin içine bakıyorum. Gülen yüz ifademi daha çok güldürüyorum. Onu daha çok neşelendirir, daha çok gülümsetirim diye umuyorum. Yapamıyorum.

Perdeler kapanıyor. Usulca kalkıyorum. Yine aynı yere dönüyorum. Bu gece böyle yatmak istiyorum. Beni bulduklarında gülümsemek istiyorum. Sanki uyumuyorum, ölüyorum.

- SON BÖLÜM -

Uyanıyorum.

Yine aynı yere dönüyorum.

Sallanıyorum.

Takırdıyorum.

Suratlar görüyorum. Gülümsüyorlar. Baktığım suratların hiçbiri benimki gibi değil. Hiçbiri benim gibi gülümsemiyor.

Perdeler kapanıyor. Yine aynı yere dönüyorum.

- PG

narkoz öncesi çığlık

Uyuz ve lüzumsuz bir canlı türü olan insan, psikoloji topu gibi yuvarlanır bir yerlere işte. Ben de dahil yuvarlanmayı seviyoruz rotasız. Sanırım kendi türümle saçmalamak eyleminden başka ortak pek bir yönüm kalmadı. Hemcinslerimin içgüdülerini sorgulamayı bıraktım çoktan. Çünkü insanların rutin sıkıntılarının çok ötesinde ben her şeyden sıkıldım. Hayvanların tepkileri daha karmaşık geliyor artık bazen, yorgunum. Her şeyden sıkıldığımdan dolayı sıkıcıyım zaten. Ben çokkişilikli, degişken ve dengesiz bir yaratığım. Saatim saatimle çelişiyor. Kendimle kavga ederken bir anda eğlenceli ve dolayısıyla basit bir insan yavrusuna dönüşüyorum. Ve bundan fena halde acı duyuyorum. Her aynaya baktığında aynı et parçası gibi gözüken farklı herifler görmek. Canımı yakıyor çoğu zaman. Bazen de bu halimle eğleniyorum. Çokkisilikli olmak tamamen kişiliksiz olmaktır. Bu bir hastalık, bir kusur. Arkadaşlarıma ‘sıradışı’ gelen özelliklerimin çoğu benim hayatımın kâbusu. İblislerle savaşıyorum ve yüzümün gülmesi her şeyi örtüyor sanki. Üstün olduğumu iddia etmiyorum, ya da karmaşık. Sadece deliyim. Ve toplumun bu sıfatı küçümsediği kadar umursamazım. Hayatta bana anlamsız gelen şeyler komik, komik gelen şeyler de körükleyici oldu hep, yaratıcılık konusunda. Her şey ‘gerekli’dir. Boş olduğu kadar. Etkilenmeyi severim. Çoğu insan etkilenmeyi zayıflık olarak görür, şu popülist felsefenin empoze ettiği içgüdüdür bu. Ve bu tehlikeli içgüdü, ‘ergen’ce ve ‘çocuk’ça düşünme becerisinin, sanatın ve bilimin gereklerinden olduğu gerçeğini örtmeye çalışır. 'Yetişkin'lerin yediği haltları gördükçe çocukluk sığınağımdan dünyayı hayretle seyredip, etrafa ergen’ce laflar atmayı daha doğru buluyorum bazen. Ama dediğim gibi, bazen. Çoğu zaman sistemin, toplumsal kuralların, yobaz ahlak anlayışının, çelişkili kamu düzeninin vb. öğelerin gereklerine uygun ayak uydurma politikası içindeyim. İntihar etmek, yaşama devam etmekten daha zor geliyor, ve sırf bu üşengeç, yorgun ve sıkıntılı halimden yaşamayı tercih ediyorum. Bu sahtekârlık… Dünyaya faydalı bir insan türü tanımadım hiç, ben de dahil, bu tür evrendeki en lüzumsuz tür. Ağaç olmayı yeğlerdim. Bu her yanından sidik fışkıran, birbirine olduğundan daha fazla çevresini kirleten, yalancıktan hayvan seven (benim kendimi sevmemden bile daha yapmacık ve değişken), silah ve para gibi iki uğursuz, lanet icatla, şerefsizce, onursuzca bir hayata kendini mahkum eden bu canlı türünün bir parçası olarak atalarımdan nefret ediyorum. Türümüzün kendini en onursuz kılan özelliği, herhangi bir şeye ‘dahil olma’ gereksinimi… Ben neye dahil olmadığımı biliyorum. Onlardan birkaç tanesine dahil olsaydım, sıkıcı bir kişilik olmazdım belki…

Kıymetsiz Hikayeler 8

"Ellerin boş ama kalbin umut dolu olduğunda bilmediğin bir yol tek hazinendir." dedi. Sahte ve sahte olduğu kadar da küçümseyici bir gülüş belirdi yüzümde, onunla dalga geçtiğimi sanabilirdi ama doğrusu onunla dalga geçiyordum. "Hey" dedim, "sen bana nasihat veremezsin, çünkü ne bu kadar zeki ve deneyimlisin, ne de beni iyi tanıyorsun." Gülümsemekle yetindi. Benim aksime, yüzünü kırılgan ve müşfik bir tebessüm kaplamıştı. O an neden onunla birlikte olmaya karar verdiğimi anladım, bir süre düşündüm, düşüncelerim özensizce birbiri ardına sıraladığı sözcükleriyle bozulana dek. "Sen şerefsizin birisin, biliyorsun bunu değil mi?" dedi. O an neden onunla ayrılmaya karar verdiğimi anladım, gerçek yüzü buydu ve gerçek yüzünün dışında saymaya üşeneceğim kadar fazla maske taşıyordu. Onu tanımak güçtü ve bir insanı tanımak için gerçekten iyi sebepler bulmanız gerekir, çünkü bu uzun, meşakkatli ve sonuçsuzluk payı yüksek bir girişimdir. Tam o sırada da hakaretine cevap yetiştirmek yerine yaptığım şey de buydu, onu düşünmek ve ona dair çoğu rüyalarda ya da mayışmışken yaptığım çıkarımları bilinçüstüme çıkarmaya çalışmak. Bunu da yanlış anladı ve hakaretlerine bir yenisini ekledi: "Bilinçli yapıyorsun. Şu an sırıtarak hiçbir şey söylemeden karşımda dikilip beni sinirlendirebileceğini sanıyorsun. Burnu havada aptalın tekisin ve beni sinirlendiremezsin." Ses tonu yükseldikçe, dudaklarımın açıklığı bir o kadar arttı. Yüzümdeki tebessümün ortalama bir gülüşe, o gülüşünse bir kahkahaya evrilmesi için beş saniye fazlasıyla yeterli oldu. O an bize bakan ortalama bir insan, karşımdaki kadının çaresizliğini ve o çaresizliğe atfen sunduğum istemdışı tepkimle onu nasıl çıldırttığımı görebilirdi, ama o an çevremizde bizi görebilecek hiç kimse yoktu, tanrı bile. Elimi beline doğru uzatıp, kalçalarını elleyerek onunla birlikte Rıhtım'a doğru yürümeye koyuldum.

Kıymetsiz Hikayeler 6-7

Büyük bir balondu. odamın bir köşesinde durmasına dayanamayıp patlattım. Komik bir manzaraydı doğrusu, içinden Holden ve Hank isminde iki küçük adamın çıktığını görmek. Burunları havada bir halleri vardı ama onları yadırgamadım, çünkü bir balonun içinde olduğuna inanmalarını onlardan beklemek aptallık olurdu ve bu balonu şişiren de bendim.

...

"Hipopotam" dedi, "trajikomik bir hayvan." Düşündüm ama kafamda tasarlayamadım; anlayamamıştım. "Saçmalıyorsun." dedim; yargı belirten değil, cevap bekleyen bir vurguyla. Sustu ve sustum. Baktı ve bakakaldım. Güldü ve gülüştük. Saat üçü sekiz geçiyordu ve biz birbirimizden geçiyorduk. Geçmek güzeldi ama sonu vardı. Sonu olmasa bu kadar güzel olmazdı, farkındaydık.