Değiştiğim gündü. O günden sonra her şeyin daha farklı olacağını sanmıştım. Her şeyin farklı olacağını sanmıştım ve ertesi gün hiçbir şeyin değişmediğini gördüm. Yaralayıcıydı bu. Küçük düşürücüydü. Kendime karşı küçük düşmüştüm üstelik, bu en kötüsüydü. O an anladım; sadece kendime karşı küçük düştüğüm anlarda kendime ve hayata dair keskin kararlar alabiliyordum. Bunu yapabilmek için ne yazık ki bok gibi hissetmem gerekiyordu. Bok gibi hissettim. Bok gibi hissedince bir kez daha anladım; bir şeylerin değişmesini istemek, çoğu zaman hatta hiçbir zaman bir şeylerin değişmesine yetmiyor. Bir şeyleri değiştirmek için, o şeylerin üzerine gitmek yetmiyor. Kendin olmak yetmiyor. Anladım; bir şeyleri değiştirmek için, öncelikle değiştirmem gereken şeyin kendim olduğunu. Anladım ve değiştim. Bir çırpıda değiştim. O andan önceki adam bensem, o andan sonraki adamın ben olmadığını biliyordum; tıpkı o andan sonraki adamın ben olduğumu bildiğim gibi. Değiştim diyorum dostum, nasıl oldu deme bana, anlatamam çünkü. Bilmediğimden değil ama, anlatamadığımdan. Hani bazı şeyler vardır; orada durur. Görürsün, dokunursun, ama bir başkası ne görür, ne de dokunabilir. İstesen de, istese de olmaz bu. Neden olduğunu bilmiyorum, anlamaya da çalışmadım. Hayatın doğasını anlamak pek ilgi alanıma girmiyor. Girse sanırım ben çıkamazdım. Kendi doğasını bile çözememiş bir adamdan, hayatın doğasını anlamasını bekleyemezsin, öyle değil mi?
Ateşli bir gece geçireceğimizi, defalarca kez sevişeceğimizi hayal etmiştim. Hayal etmekle de kalmadım aslında. Saat üç veya dörttü evden çıktığımda. Güneş bulunduğum yeri çoktan terk etmişti. Karanlığımla birlikte, keşfedilmeyi bekleyen bir kadına, keşfedilmeyi bekleyen bir bedene yol aldığımı hissediyordum. Önce trene bindim, artık kullanılmayan bir gardan kalkan. Sonra da vapura. Daha sonra da öncesinde hiç binmediğim bir otobüse; sonraları binmeyi hiç istemeyeceğim. Saat altı veya yediydi yanına gittiğimde. Kısaydı benden, epey kısaydı. Saçları düzdü; biraz sarı, biraz siyah. Beline kadar iniyordu. Bittiği yerde kalçaları başlıyordu. Yuvarlak. Elime geliyordu, elimi dolduruyordu. Yürüdükçe sallanıyordu. Gözlerim eşlik ediyordu kalçalarına; bir alta, bir üste, sonra bir daha alta. Altımda olmasını istedim. İki kadeh şaraptan sonra altıma girdi de. Hep altımda kalsın istedim. Sevişiyorduk, sevişemiyorduk. Bana sorarsanız, o an, orada ne yaptığımızı ben bile bilmiyordum. O zevk almaya çalışıyor, ama sanırım bunda yeterince başarılı olamıyor, ben de erken boşalmamaya gayret ediyor, ama her seferinde kendimden bir kez daha utanıyordum.
Saat bir veya ikiydi. Gün boyunca saate bakmamıştım, ama tahminlerim kuvvetlidir. Yanımda uzanıyordu, uyuyordu veya. Gözleri kapalıydı ve dudakları aralıktı. Gülümsüyor gibiydi, belki de gerçekten gülümsüyordu. O an, onu sonsuza dek o hâlde hiç sıkılmadan izleyebileceğimi düşündüm. Bir anlıktı, çabuk geçti. Yatağımdan kalktım ve külotumu altıma geçirdim. Bilirsiniz, hani şu dede külotlarında; kısa ve beyaz. Odanın kapısını açtım ve koridorun sonuna doğru yürümeye başladım; koridorun sonundaki kapının tuvalete çıktığını düşünerek. Nitekim tuvalete çıkıyordu. Girdim, aynada biraz kendime baktım, gözlerimin üstüne doğru bastırdım. Başımın ağrıdığını, gerçekten ağrıdığını ancak bu şekilde fark edebiliyordum çünkü. Sonra külotumu indirdim ve işemeye başladım. Rahatlıyordum; işerken tüm günahlarından arındığını hisseden herkes gibi. Ama geçiciydi bu. Hayata dair kirli tüm düşüncelerimin beynime dolması, bedenimdeki kirli sıvının klozeti doldurmayı bırakmasıyla başlamıştı. Önce güldüm kendime, sonra da kızdım. Kendime hakim olamıyordum çünkü. Sikime hakim olamıyordum. Hiç tanımadığım bir kadını, hiç tanımadığım evinde sikiyor, pişman oluyor, ama sonra yine sikiyordum. Hep böyleydi bu. Yapmamam gerektiğini biliyordum, ama yaparken, yapmamam gereken her şeyde olduğu gibi, bundan da zevk almıştım; her şeye rağmen.
Tekrar odaya gittim. Bıraktığım gibiydi. Saçları yastığa dağılmıştı. Gözleri kapalıydı. Kirpikleri, gözlerinin altındaki belli belirsiz torbalara sürtüyordu. Burnu küçücüktü. Yok gibiydi. Bu kez daha bir uyur gibiydi, ama dudakları açıktı yine. Gülüyor gibiydi. Gülüyordu.
Yanağına sağ elimin baş parmağıyla hafifçe dokundum. Yumuşaktı, yumuşacıktı. Yanağında gezdirdim parmağını. Hareketlendi. Dudakları daha bir açıldı sanki. Hafifçe dürttüm, uyandırmaya çalıştım. Gözleri aralandı; aralanan gözlerinden bana baktı. Dudakları daha da açıldı, ama bu kez farklı bir amaçla. “Hey.” dedi, “Nereden geliyorsun?”
“Tuvaletten.” dedim, farkında olmadan gülmüştüm sanırım.
“Yatsana.”
“Aslında gideceğim.” dedim, sırıtarak.
“Bir kez daha yapalım.” dedi. Çatlak ama oturaklı bir sesle söyledi bunu, “Hayır.” demeniz imkansızdı, diyemedim. Aslında hiçbir şey demedim ve külotumu çıkararak yanına uzandım.
“Ama bana bir söz vereceksin.” dedi, cevap bekleyen gözlerini bana dikerek. “Bu gece yanımda uyuyacaksın.” Aynı ses tonunda söylemişti, farklı bir karşılık veremezdim.
“Tamam.” dedim bu sefer, “Kalacağım”.
Bir kez daha seviştik. Sanırım öncekilerin aksine zevk almayı öğrenmişti, ya da ben erken boşalmamayı. Yarım saat devam ettik nereden baksan. Yorulduk. Bitmişti ama biz de bitmiştik. Sızdık. Yani, ben o an öyle sanıyordum. İşlerin sandığım gibi olmadığını öğrenmek içinse sabahı beklemem gerekiyordu.
...
Güneş, kırmızımsı perdenin açık olan aralıklarından tüm odaya doluyordu. Gözlerimi araladım, elimle yanımı yokladım, ama kimse yoktu; sanki hiç olmamıştı. Yerimden kalktım. Daha önce hissetmediğim türden bir yorgunluk vardı üstümde; seksin verdiği o tatlı ve pişmanlık dolu yorgunluktan bahsetmiyorum, hayır. Yatağa baktım, gitmeden önce son bir kez baktığımı düşünerek. Kırmızıydı. Kan vardı üzerinde. Bakire değildi. Yani, son hatırladığım öyle değildi. Olmaması gerekiyordu. “Yoksa?” dedim içimden. Bir telaş kapladı içimi. Yok olması için aynada kendime bakmam yetecekti. Sanki sırf bunun için, tam kapının yanına, özenle yerleştirmişti boy aynasını. Kendime baktım; bir daha hiç bakmamayı isterek. Ama iş işten geçmişti artık. Sol yanımda, bacağımın bittiği ve vücudumun başladığı o yerde, sıkı bir morluk, kan ve dikiş izleri duruyordu. “Siki yedik.” dedim içimden. Sanırım gerçekten yemiştim. Yani, gerçekten yediğimi o günden sonra anlamama yetecek kadar çok şeyle karşılaşacaktım.
beriki kadın.
Madem kızdın bana, nefret ettin, gitmek istedin, gitmemi istedin, söylesene, neden dokunabiliyorum hâlâ sana? Gitmek bu kadar zor mu sahiden? Anlamıyorum, bir insan gitmek isteyince neden gidemez, onu bağlayan bir şeyler mi vardır gerisinde? Sanırım. Sanırım var. Ben miyim o? Ama ben seni hiçbir zaman bağlamak istemedim ki. Gel istedim, kucağımda otur istedim, dizimde uyu istedim, burnunla oynayayım istedim, dudaklarını kanatayım istedim, ellerimi ısıt istedim, ama seni kendime bağlamak istemedim ki. Bir an olsun istemedim. Yalansız olsun istedim, geçici olmasın istedim, hep kal istedim, ama böyle değil. Benimle birlikte gülmeni, birlikte ağlamayı istedim; bana ağlamanı ya da benim için ağlamanı değil.
Hava soğuk. Kuru bir soğuk var. Kurutan bir soğuk var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum bu havada. Havayı izlemek bile istemiyorum. Kendimi iyi hissettirmiyor, yalnız hissettiriyor. Yalnız olduğum için yalnız hissettiriyor belki de. Sahi, yalnızım ben, değil mi? Sahi, ne kadar çok yalnız var dünyada, değil mi? Sahi, ne kadar kalabalığız. Bu kalabalığın içinde yalnız kalmak yetenek ister. Öyle ya, ne kadar yetenekliyiz.
Sara Lov. Güzel kadın. Sesi de senden güzel hani. Ama seni bir duysam, her şey değişiyor. Her şey, inanır mısın? Sanki kışın ortasında güneş açıyor; eriyorum, eritiyorsun, eriyorsun, eridikçe çoğalıyoruz. İç içe geçiyoruz, ama kaybolmuyoruz. Sahi, kaybolsak ya.
Bulutları göremiyorum, nerede onlar? Anlam veremedim hiç. Çocukken de veremezdim. Gece kaybederdi bulutları, bu yüzden sevmezdim geceyi. Güneş de giderdi, ama ben en çok bulutları özlerdim. Severdim çünkü. Ne istersem onu görürdüm orada. Sihirli hissederdim kendimi, tanrı gibi hissederdim, tanrı nedir bilmeden. Özgür hissederdim. Kaybettiklerim oradaydı, onlara dokunacağımı sanırdım, sanmakla kalmazdım, dokunurdum da. Bir anlığına. Nasıl olur bilmezdim, ama yapardım, hep yapardım, hâlâ da yaparım. Sahi, bana dokunmanı özledim. Rica etsem yapar mısın? Aç pencereni, kafanı sarkıt, gökyüzüne, bırak kendini, korkma düşmezsin, düşsen bile acıtmaz. Şefkatlidir. Benim gibi değildir, senin gibi değildir, tanrı gibi değildir, ondandır ama benzemez ona. Sever seni. Hep sever.
Neden bilmiyorum, ama garip bir rüzgar esiyor içime. Soğuk, üşüyorum sanki. Yine neden bilmiyorum ama, bu yazıda bir adam, iki kadın var. Biri daha çok var; belki de hep olacağı için. Adam vurgulamayı bilmiyor, bilmeden yapıyor, iyi yapıyor, kadınlar okuyor. Kadınlar, sevmiyorlar o adamı. En azından okurken, belki okuduktan sonra, belki hep. Ama öncesi? Öncesini yok edebilir misin? Geçmişte bana olan sevgini görmezden gelebilir misin? Kör olursun canımın içi, yapma.
Harfler, öylesine sihirli ki onlar, öylesine canlılar ki, öylesine varlar ki, içimizde büyüyorlar, içimizi ısıtıyorlar, kayboluyorlar ama hiç gitmiyorlar. Özletiyorlar, özleyince geliyorlar. Vefalılar. Benim gibi değiller, senin gibi değiller, tanrı gibi değiller, içimizdeler, ama içimize benzemezler.
Sıfır.
İki.
Otuz.
İki.
Özlüyorum.
Kocaman özlüyorum.
“Kafama sıçayım.” diyorum.
“Kafama sıçsaydın.” diyorum.
“Gitmeseydin.” diyorum Merve, gitmeseydin.
Hava soğuk. Kuru bir soğuk var. Kurutan bir soğuk var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum bu havada. Havayı izlemek bile istemiyorum. Kendimi iyi hissettirmiyor, yalnız hissettiriyor. Yalnız olduğum için yalnız hissettiriyor belki de. Sahi, yalnızım ben, değil mi? Sahi, ne kadar çok yalnız var dünyada, değil mi? Sahi, ne kadar kalabalığız. Bu kalabalığın içinde yalnız kalmak yetenek ister. Öyle ya, ne kadar yetenekliyiz.
Sara Lov. Güzel kadın. Sesi de senden güzel hani. Ama seni bir duysam, her şey değişiyor. Her şey, inanır mısın? Sanki kışın ortasında güneş açıyor; eriyorum, eritiyorsun, eriyorsun, eridikçe çoğalıyoruz. İç içe geçiyoruz, ama kaybolmuyoruz. Sahi, kaybolsak ya.
Bulutları göremiyorum, nerede onlar? Anlam veremedim hiç. Çocukken de veremezdim. Gece kaybederdi bulutları, bu yüzden sevmezdim geceyi. Güneş de giderdi, ama ben en çok bulutları özlerdim. Severdim çünkü. Ne istersem onu görürdüm orada. Sihirli hissederdim kendimi, tanrı gibi hissederdim, tanrı nedir bilmeden. Özgür hissederdim. Kaybettiklerim oradaydı, onlara dokunacağımı sanırdım, sanmakla kalmazdım, dokunurdum da. Bir anlığına. Nasıl olur bilmezdim, ama yapardım, hep yapardım, hâlâ da yaparım. Sahi, bana dokunmanı özledim. Rica etsem yapar mısın? Aç pencereni, kafanı sarkıt, gökyüzüne, bırak kendini, korkma düşmezsin, düşsen bile acıtmaz. Şefkatlidir. Benim gibi değildir, senin gibi değildir, tanrı gibi değildir, ondandır ama benzemez ona. Sever seni. Hep sever.
Neden bilmiyorum, ama garip bir rüzgar esiyor içime. Soğuk, üşüyorum sanki. Yine neden bilmiyorum ama, bu yazıda bir adam, iki kadın var. Biri daha çok var; belki de hep olacağı için. Adam vurgulamayı bilmiyor, bilmeden yapıyor, iyi yapıyor, kadınlar okuyor. Kadınlar, sevmiyorlar o adamı. En azından okurken, belki okuduktan sonra, belki hep. Ama öncesi? Öncesini yok edebilir misin? Geçmişte bana olan sevgini görmezden gelebilir misin? Kör olursun canımın içi, yapma.
Harfler, öylesine sihirli ki onlar, öylesine canlılar ki, öylesine varlar ki, içimizde büyüyorlar, içimizi ısıtıyorlar, kayboluyorlar ama hiç gitmiyorlar. Özletiyorlar, özleyince geliyorlar. Vefalılar. Benim gibi değiller, senin gibi değiller, tanrı gibi değiller, içimizdeler, ama içimize benzemezler.
Sıfır.
İki.
Otuz.
İki.
Özlüyorum.
Kocaman özlüyorum.
“Kafama sıçayım.” diyorum.
“Kafama sıçsaydın.” diyorum.
“Gitmeseydin.” diyorum Merve, gitmeseydin.
Putlar İmparatorluğu: Bölüm 6
İtalyanlar göz dağı vermek için minibüsü yaktığından Mary ve Mehmet merkeze kadar yürümek zorunda kaldılar. Bu uzun bir yoldu. Yağmur yağdığından çorapları su içinde kalmış, ayakkabıları ağırlaşmıştı. Yol boyunca pek konuşmadılar. Mary için için neden dairesinden çıkmadığını sorduğu için pişmanlık duyuyor ve bir türlü konuşamıyordu. Mehmet terk edildiği günü düşünüyor ve her geçen dakika daha sinirli bir ruh haline kaptırıyordu kendini.
Yağmur yavaşlamaya başladığında Mary içinde bulundukları duruma son vermeye karar verdi. Çocukça davranmanın sırası değildi.
‘’Şu kız, nerede oturuyordu, nereliydi?’’
‘’Benimle kalıyordu ama olaylar başladığında nerde olduğu hakkında bir fikrim yok. Meksika’ya ya da Panama’ya gideceğini söylemişti sanırım. Umurumda değil. Belki bir otel odasında korkudan ölmüştür.’’
‘’Kız nereliydi demiştin?’’
‘’Tabi ya, nereli olduğunu söylemedim sana. Porto-Riko’luydu.’’
‘’Belki hala hayatta olabilir.’’
‘’Umarım değildir. Onun bulunduğu hayatta var olmamayı düşünmüştüm. Şimdi bu fırsatı yakaladım, tadını çıkarıyorum.’’
Mehmet’in söyledikleri Mary’de soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bu kadar soğuk kanlı olabileceğini, soğuk kanlı olmasa bile böyle konuşabileceğini düşünmemişti. Bunları kafasından geçirirken Mehmet konuşmaya başladı.
‘’İtalyan mahallesinde bahsettiğiniz şu anlaşma neydi? Birlikte çalışacaksak daha çok şey bilmem gerekir.’’
‘’Gördüğün gibi her yer yıkılmış durumda. Gökyüzünde güneşi bile göremiyoruz. Milyonlarca hayvan telef oldu bile. İronik bir şekilde kapitalist sistemin faydalarını görüyoruz şu an. Sağlam kalmış süper marketlerdeki yiyecek ve içecek stokuyla bile mevcut insanlar 150 yıl yaşar diye hesapladık.’’
‘’Ve?’’
‘’İtalyanlar sokak gücünü yiyecek savaşlarında, mahalle kavgalarında kaybetmek istemediler. Ellerinde çok sayıda istemedikleri kadın vardı. Biz de anlaşma önerdik. Oturdukları yerden malzeme sağlıyorlar ve güçlerini olduğu gibi koruyorlar. Karşılarında yaptıkları tek şey erken davranarak topladıkları kadınları bize vermeleri.’’
‘’Bir nevi köle ticareti yani?’’
‘’Bir nevi değil, tam anlamıyla köle ticareti. Dünyadaki çirkinlikler böyle zamanlarda gün ışığına çıkar. Bundan bir yıl önce de köle ticareti vardı sadece sen iyi şeyler yaşadığını düşündüğün için görmek istemiyordun. Görecek iyi bir şeyin kalmadığı için artık köle ticaretini görebiliyorsun.’’
Konuşmaları bittiğinde merkeze gelmişlerdi. Olayla ilgili rapor vermeleri gerekiyordu. Onları üst rütbeden biri karşıladı ve toplantı odasına doğru yürümeye başladılar.
Yağmur yavaşlamaya başladığında Mary içinde bulundukları duruma son vermeye karar verdi. Çocukça davranmanın sırası değildi.
‘’Şu kız, nerede oturuyordu, nereliydi?’’
‘’Benimle kalıyordu ama olaylar başladığında nerde olduğu hakkında bir fikrim yok. Meksika’ya ya da Panama’ya gideceğini söylemişti sanırım. Umurumda değil. Belki bir otel odasında korkudan ölmüştür.’’
‘’Kız nereliydi demiştin?’’
‘’Tabi ya, nereli olduğunu söylemedim sana. Porto-Riko’luydu.’’
‘’Belki hala hayatta olabilir.’’
‘’Umarım değildir. Onun bulunduğu hayatta var olmamayı düşünmüştüm. Şimdi bu fırsatı yakaladım, tadını çıkarıyorum.’’
Mehmet’in söyledikleri Mary’de soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bu kadar soğuk kanlı olabileceğini, soğuk kanlı olmasa bile böyle konuşabileceğini düşünmemişti. Bunları kafasından geçirirken Mehmet konuşmaya başladı.
‘’İtalyan mahallesinde bahsettiğiniz şu anlaşma neydi? Birlikte çalışacaksak daha çok şey bilmem gerekir.’’
‘’Gördüğün gibi her yer yıkılmış durumda. Gökyüzünde güneşi bile göremiyoruz. Milyonlarca hayvan telef oldu bile. İronik bir şekilde kapitalist sistemin faydalarını görüyoruz şu an. Sağlam kalmış süper marketlerdeki yiyecek ve içecek stokuyla bile mevcut insanlar 150 yıl yaşar diye hesapladık.’’
‘’Ve?’’
‘’İtalyanlar sokak gücünü yiyecek savaşlarında, mahalle kavgalarında kaybetmek istemediler. Ellerinde çok sayıda istemedikleri kadın vardı. Biz de anlaşma önerdik. Oturdukları yerden malzeme sağlıyorlar ve güçlerini olduğu gibi koruyorlar. Karşılarında yaptıkları tek şey erken davranarak topladıkları kadınları bize vermeleri.’’
‘’Bir nevi köle ticareti yani?’’
‘’Bir nevi değil, tam anlamıyla köle ticareti. Dünyadaki çirkinlikler böyle zamanlarda gün ışığına çıkar. Bundan bir yıl önce de köle ticareti vardı sadece sen iyi şeyler yaşadığını düşündüğün için görmek istemiyordun. Görecek iyi bir şeyin kalmadığı için artık köle ticaretini görebiliyorsun.’’
Konuşmaları bittiğinde merkeze gelmişlerdi. Olayla ilgili rapor vermeleri gerekiyordu. Onları üst rütbeden biri karşıladı ve toplantı odasına doğru yürümeye başladılar.
Putlar İmparatorluğu: Bölüm 5
Minibüs şehrin yıkık dökük sokaklarında yavaşça ilerliyordu. Nereden bir moloz yığının yola düşeceğini bilemiyordunuz. Bir yıkımı korkutucu yapan birden gerçekleşmesi ve artçılarının ne zaman geleceğinin belli olmamasıdır. O yüzden kadın minibüsü dikkatli ve yavaşça kullanıyordu sokaklarda.
Toz bulutlarının yoğunluğundan günlerdir güneş görünmez olmuştu. O gün, havada siyah bulutlar da vardı. Yolda aheste aheste giderlerken yağmur çiselemeye başladı ve bir süre sonra biraz daha yoğunlaşarak daha kuvvetli bir hal aldı.
Minibüs köşeyi döndü. Kadın arabayı durdurdu ve Mehmet’e inmesini işaret etti. Küçük İtalya Mahallesine gelmişlerdi ve Mehmet gözlerine inanamıyordu. Günlerdir her yer hiçlik kadar karanlık ve cehennem kadar ölüydü. Ama bu mahallede her şey farklıydı. Yağmurda gidecekleri yere bir an önce varmak için koşuşturan insanlar vardı. İçkiyi fazla kaçırmış erkekler sallana sallana ve şarkılar söyleyerek yürüyorlardı sokakta. Kadın, Mehmet’in şaşkınlığını fark etti.
‘’Bu mahalleyi bizim adaletimizin etkilemesini beklemiyordun herhalde? Kurulduğundan beri burada Omerta geçerli.’’
Mehmet Omerta’nın ne olduğunu biliyordu ama adalet putunun gücüne direnebilecek kadar güçlü olduğunu düşünememişti. Bir yandan mahalledeki insanları izliyor, bir yandan da kadını takip ediyordu.
Sosisli yapan dükkanın önünden geçerken Mehmet durakladı. Bu koku, tüten duman… İnanılmaz güzel geliyordu onca günün ardından. Çocukluğundaki pazar gezmelerini anımsatmıştı bu mahalle ona. Domuz etinden olsa da bir sosisli yemek istiyordu o an. Kadın Mehmet’in durakladığını fark etti.
‘’İşimiz bitince birer sosisli yeme fırsatımız olacak. Şimdi çocuklaşma ve yürü.’’
Bakkaldan bozma bir dükkanın önüne geldiler. Siyah saçlı, sert bakışlı genç bir çocuk onları kapıda karşıladı ve arka tarafa geçebileceklerini işaret etti. Kadın ne yaptığından emin adımlarla ilerliyordu. Dükkanın arka tarafına doğru yürüdüler ve bir kapıdan daha geçtiler. İkinci kapıdan geçtiklerinde bir masada purolarını tüttüren üç tane adam oturuyordu. İçerisi küçük, çok iyi aydınlatılamamış ve duman altıydı.
Masanın sağında oturan adam viskisinden bir yudum aldı ve ayağa kalktı, kadınla ve Mehmet’le tokalaştı. Diğer iki adam sadece başlarıyla selam verdiler. Kadın masaya oturur oturmaz konuşmaya başladı.
‘’Merhaba Don Antinino. Yeni iş ortağım Mehmet. Bundan sonra görüşmelerimizde o da bulunacak.’’
Don Antinino küçümseyen bakışlarla Mehmet’e baktı, sonra yine kadına döndü.
‘’Teklifiniz ne?’’
Kadın hiç beklemediği bir soruyla karşılaşmış gibiydi. Şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyordu.
‘’Teklifin değiştiğinden haberim yok. Süper Market gıda ürünlerinin yüzde onbeşi ve diğer tüm reyonlardaki ürünlerden yüzde yirmi pay diye anlaşmamış mıydık?’’
‘’O bir ay öncesinin anlaşmasıydı güzelim. Dünyanın son zamanlarda ne kadar çabuk değiştiğini fark etmedin galiba. Ayrıca ne kadar zenci, melez kadın varsa hepsini size veriyoruz. Bütün sokak gücünüz bizden aldığınız kadınlardan oluşuyor hemen hemen. Eğer patronun düzenin devam etmesini istiyorsa anlaşmasını değiştirmek zorunda.’’
‘’Ben sadece elçiyim. Sözlerinizi ileteceğim.’’
‘’Sözleri iletmekle kalmayıp onları ikna etsen senin için çok daha iyi olur. Kişisel algılama, biliyorsun bu bir iş. Eğer bir daha seni aynı teklifle buraya yollarsa durum biraz karışabilir. Anlıyorsun değil mi?’’
‘’Anlıyorum.’’
‘’Öyleyse defolun gidin buradan gerizekalılar!’’
Don Antinino suratında en ufak bir mimik değişimi olmadan konuşmuştu. Karşılarken de kovarken de aynı surat ifadesini taşıyordu. Kadının biraz beti benzi atmıştı. Sosisçiye kadar hiç konuşmadan yürüdüler. Dükkana geldiklerinde ikisi de biraz sakinleşmişti. Birer sosisli ve portakal suyu söylediler. Mehmet sosislisini yerken sessizliği bozmaya karar verdi.
‘’Bu süper market anlaşması falan nedir?’’
‘’Sonra konuşuruz. Şu an bahsetmek istemiyorum. Konuyla alakasız olarak sormak istediğim bir şey var. Olayların patlak verdiği gün, yıkımlar gerçekleştikten sonra aradığımız herkesi sokakta bulmuştuk. Ama duyduğuma göre seni dairenin önünde yakalamışlar.’’
‘’Evet’’
‘’Peki nasıl paniğe kapılmadın? Yani o kadar şeyden sonra kim dairesinde rahat rahat oturabilir ki?’’
‘’Beni yakaladıklarında yeni uyanmıştım. Uyku ilacı ve alkolü karıştırmıştım o akşam.’’
‘’Çok özel olmazsa nedenin sorabilir miyim?’’
‘’O sabah sevdiğim kadın beni terk etmişti.’’
Mehmet cevabı verdikten sonra ikisi de bir daha ağzını açmadılar. Sosislilerini yediler, kadın hesabı ödedi ve dükkandan çıkıp yürümeye başladılar. Minibüslerinin yanına geldiklerinde onları bir sürpriz bekliyordu. Araç alevler içinde kalmıştı.
Toz bulutlarının yoğunluğundan günlerdir güneş görünmez olmuştu. O gün, havada siyah bulutlar da vardı. Yolda aheste aheste giderlerken yağmur çiselemeye başladı ve bir süre sonra biraz daha yoğunlaşarak daha kuvvetli bir hal aldı.
Minibüs köşeyi döndü. Kadın arabayı durdurdu ve Mehmet’e inmesini işaret etti. Küçük İtalya Mahallesine gelmişlerdi ve Mehmet gözlerine inanamıyordu. Günlerdir her yer hiçlik kadar karanlık ve cehennem kadar ölüydü. Ama bu mahallede her şey farklıydı. Yağmurda gidecekleri yere bir an önce varmak için koşuşturan insanlar vardı. İçkiyi fazla kaçırmış erkekler sallana sallana ve şarkılar söyleyerek yürüyorlardı sokakta. Kadın, Mehmet’in şaşkınlığını fark etti.
‘’Bu mahalleyi bizim adaletimizin etkilemesini beklemiyordun herhalde? Kurulduğundan beri burada Omerta geçerli.’’
Mehmet Omerta’nın ne olduğunu biliyordu ama adalet putunun gücüne direnebilecek kadar güçlü olduğunu düşünememişti. Bir yandan mahalledeki insanları izliyor, bir yandan da kadını takip ediyordu.
Sosisli yapan dükkanın önünden geçerken Mehmet durakladı. Bu koku, tüten duman… İnanılmaz güzel geliyordu onca günün ardından. Çocukluğundaki pazar gezmelerini anımsatmıştı bu mahalle ona. Domuz etinden olsa da bir sosisli yemek istiyordu o an. Kadın Mehmet’in durakladığını fark etti.
‘’İşimiz bitince birer sosisli yeme fırsatımız olacak. Şimdi çocuklaşma ve yürü.’’
Bakkaldan bozma bir dükkanın önüne geldiler. Siyah saçlı, sert bakışlı genç bir çocuk onları kapıda karşıladı ve arka tarafa geçebileceklerini işaret etti. Kadın ne yaptığından emin adımlarla ilerliyordu. Dükkanın arka tarafına doğru yürüdüler ve bir kapıdan daha geçtiler. İkinci kapıdan geçtiklerinde bir masada purolarını tüttüren üç tane adam oturuyordu. İçerisi küçük, çok iyi aydınlatılamamış ve duman altıydı.
Masanın sağında oturan adam viskisinden bir yudum aldı ve ayağa kalktı, kadınla ve Mehmet’le tokalaştı. Diğer iki adam sadece başlarıyla selam verdiler. Kadın masaya oturur oturmaz konuşmaya başladı.
‘’Merhaba Don Antinino. Yeni iş ortağım Mehmet. Bundan sonra görüşmelerimizde o da bulunacak.’’
Don Antinino küçümseyen bakışlarla Mehmet’e baktı, sonra yine kadına döndü.
‘’Teklifiniz ne?’’
Kadın hiç beklemediği bir soruyla karşılaşmış gibiydi. Şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyordu.
‘’Teklifin değiştiğinden haberim yok. Süper Market gıda ürünlerinin yüzde onbeşi ve diğer tüm reyonlardaki ürünlerden yüzde yirmi pay diye anlaşmamış mıydık?’’
‘’O bir ay öncesinin anlaşmasıydı güzelim. Dünyanın son zamanlarda ne kadar çabuk değiştiğini fark etmedin galiba. Ayrıca ne kadar zenci, melez kadın varsa hepsini size veriyoruz. Bütün sokak gücünüz bizden aldığınız kadınlardan oluşuyor hemen hemen. Eğer patronun düzenin devam etmesini istiyorsa anlaşmasını değiştirmek zorunda.’’
‘’Ben sadece elçiyim. Sözlerinizi ileteceğim.’’
‘’Sözleri iletmekle kalmayıp onları ikna etsen senin için çok daha iyi olur. Kişisel algılama, biliyorsun bu bir iş. Eğer bir daha seni aynı teklifle buraya yollarsa durum biraz karışabilir. Anlıyorsun değil mi?’’
‘’Anlıyorum.’’
‘’Öyleyse defolun gidin buradan gerizekalılar!’’
Don Antinino suratında en ufak bir mimik değişimi olmadan konuşmuştu. Karşılarken de kovarken de aynı surat ifadesini taşıyordu. Kadının biraz beti benzi atmıştı. Sosisçiye kadar hiç konuşmadan yürüdüler. Dükkana geldiklerinde ikisi de biraz sakinleşmişti. Birer sosisli ve portakal suyu söylediler. Mehmet sosislisini yerken sessizliği bozmaya karar verdi.
‘’Bu süper market anlaşması falan nedir?’’
‘’Sonra konuşuruz. Şu an bahsetmek istemiyorum. Konuyla alakasız olarak sormak istediğim bir şey var. Olayların patlak verdiği gün, yıkımlar gerçekleştikten sonra aradığımız herkesi sokakta bulmuştuk. Ama duyduğuma göre seni dairenin önünde yakalamışlar.’’
‘’Evet’’
‘’Peki nasıl paniğe kapılmadın? Yani o kadar şeyden sonra kim dairesinde rahat rahat oturabilir ki?’’
‘’Beni yakaladıklarında yeni uyanmıştım. Uyku ilacı ve alkolü karıştırmıştım o akşam.’’
‘’Çok özel olmazsa nedenin sorabilir miyim?’’
‘’O sabah sevdiğim kadın beni terk etmişti.’’
Mehmet cevabı verdikten sonra ikisi de bir daha ağzını açmadılar. Sosislilerini yediler, kadın hesabı ödedi ve dükkandan çıkıp yürümeye başladılar. Minibüslerinin yanına geldiklerinde onları bir sürpriz bekliyordu. Araç alevler içinde kalmıştı.
saat, seni ben geçerken.
Bitkindim, hastaydım, yerin dibinden çıkmış ve tekrar oraya düşecekmiş gibi hissediyordum. Ellerim üşüyordu. Parmaklarıma doğru daha çok üşüyordu. Parmaklarım donuyordu. Onları ısıtmak istedim. Telefonumu elime aldım ve aradım. Açıldı ve şöyle dedi bir kadın; “Böyle bir numara bulunmamaktadır.” Oysa beklediğim ses değildi bu. Beklediğim cevap hiç değildi. “Böyle bir numara var.” diyordum içimden, çünkü biliyordum ki vardı. Bir daha aradım, tekrar aynı ses. Bir daha aradım, yine aynı ses. O sesi yedi kez daha duydum, ama aradığım sesi duyamadım. Çünkü biliyordum, bir zamanlar vardı öyle bir numara. O numaranın bir kadını vardı. O kadının bir adamı vardı. Adama söyledikleri vardı. Söylediklerinin gitmeyen bir tadı vardı. Ne yaparsa yapsın adam, gitmiyordu o tat, tıpkı kendi gibi. Çünkü kendi, kadının söylediklerinin gitmediği yerde kalmayı öyle iyi biliyordu ki. Hem seviyordu, hem sevmiyordu, ama değişmiyor ya da değişemiyordu, gitmiyordu bu yüzden, gitmeyi aklından hep geçiriyor ama sadece geçirmekle yetiniyordu ve aradığı sesi duyamıyordu.
Bir başkasını aradı. Bir başka kadındı aradığı. Kendisini sevdiğini ve kendisini karşılıksız olarak seven birinden asla vazgeçmemesi gerektiğini iyi biliyordu. Çünkü liman olurdu onlar gerektiğinde ve o, denizin dalgalarından korktuğunda, bir limana sığınmayı iyi bilirdi.
“Sen Havva’sın.” dedi. “Dünyanın ilk günü değil belki, ama dünyamın ilk gününde yaratılmış olan o kadınsın. Yangınsın sen, denizsin, gökyüzüsün. Benden bir parçasın. Bu yüzden uzaklaşamıyorum senden.”
Duygulandı kadın. Ağladı. Sahibi olmadığı ve olamayacağı sözcükleri ağladı. Çünkü severdi adam söylemeyi ve söylemekten bir an olsun alamazdı kendisini. Kime söylediği, niye söylediği önemsizdi ama hep söylerdi, kendisine söylerdi, başkasına söylerdi, konaklar ve giderdi, hep giderdi, kendisine gelmemiş ve hiç gelmeyecek olana giderdi, gitmeyi severdi, bırakmayı severdi, ağlatmayı severdi, hep ağlatırdı da; çünkü onu da ağlatan biri vardı. Herkesi ağlatan biri vardı, bilirdi.
Kapandı telefon. Ama aklımdan biraz önce konuştuğum kadının bana söyledikleri değil, hiç duymadığım, duyduysam bile hatırlayamadığım o kadının, o kaydın sesi çıkmıyordu. “Böyle bir numara bulunmamaktadır.”
Ona dair numarasından başka ne biliyordum ki? Hiç. Hiçbir şey bilmiyordum. Numarası vardı yalnızca ve ismi, eğer doğruysa. Ve bir de bana bıraktığı birkaç hatıra. Acı veriyordu bana bıraktıkları, ama acı beni yaşama bağlardı. Yaşamdan kopmamak istiyordum ve bu yüzden hep düşünüyordum. Düşünmek beni mutsuzluğa ve umutsuzluğa itse de yapıyordum bunu; çünkü aradığım ne tam anlamıyla gerçekleştirebileceğim bir umut, ne de sonu olan bir mutluluktu. Sonu olmayan şeyleri seviyordum. Karmaşayı seviyordum. İçimi seviyordum, çünkü içim karmaşıktı. Karmaşamda kaybolmayı seviyordum.
Yatağımın tam karşısında, kitaplığım vardı. Kitaplığımın en ufak rafındaydı aradığım şey; kırmızı kaplı, ufak bir dosya. Ufak dosyanın içindeki ufak bir kağıt. Kağıdın içindeki ufak sözcükler. Ufak sözcüklerin içindeki büyük anlamlar. Onları arıyordum. Onları bulmuştum ve onlara dokunuyordum. Gözlerimden dokunuyordum. Ellerimden dokunuyordum. Kalbimden, aklımdan dokunuyordum. O kadına dokunmak gibiydi sözcüklerine dokunmak. Şehvetli, duygusal, hiç bitmeyecekmiş gibiydi dokunmak. Soruları vardı cümlelerinde. Cevaplarım vardı. Böylece konuşmuş gibi oluyorduk; o soruyor, ben söylüyordum. Aynı cevapları defalarca kez vermiştim ama defalarca kez daha verebilirdim. Hep verebilirdim.
“… Yaşıyorsun. Mutlu değilsin, umutlu değilsin, ama nasıl yaşıyorsun?”
“Yaşıyorum canım.” diyordum.” “Mutlu değilim, umutlu değilim, ama yaşıyorum. Başka türlü yaşanabiliyor mu? Başka türlü yaşamaya, yaşamak denebiliyor mu?”
Gülüyordu. Yanımda olsa ve söylesem gülerdi çünkü. Gözleri düşerdi. Sol yanağındaki küçük, sadece benim gördüğüm gamze aralanırdı. Gözleri kayardı, bakamazdı, utanırdı. Saçları vücuduna dağılırdı. Geriye düşerdi çünkü. Dağılırdı. Kumraldı ya da sarıydı saçları, hiçbir zaman yapamadım bu ayrımı. Yapmayı da istemedim. Bilmediğim şeyleri severdim çünkü ben ve ona dair bildiğim tek şey ismi, bıraktığı birkaç hatıra ve de numarasıydım. Numarası artık yoktu. İsmi belki kendi ismi değildi. Ama hatıraları yok mu, hep vardı işte onlar. Hep olacaktı. Olsun istiyordum.
Chiquitita çalıyordu.
Abba söylemiyordu.
Kimse söylemiyordu.
Bir başkasını aradı. Bir başka kadındı aradığı. Kendisini sevdiğini ve kendisini karşılıksız olarak seven birinden asla vazgeçmemesi gerektiğini iyi biliyordu. Çünkü liman olurdu onlar gerektiğinde ve o, denizin dalgalarından korktuğunda, bir limana sığınmayı iyi bilirdi.
“Sen Havva’sın.” dedi. “Dünyanın ilk günü değil belki, ama dünyamın ilk gününde yaratılmış olan o kadınsın. Yangınsın sen, denizsin, gökyüzüsün. Benden bir parçasın. Bu yüzden uzaklaşamıyorum senden.”
Duygulandı kadın. Ağladı. Sahibi olmadığı ve olamayacağı sözcükleri ağladı. Çünkü severdi adam söylemeyi ve söylemekten bir an olsun alamazdı kendisini. Kime söylediği, niye söylediği önemsizdi ama hep söylerdi, kendisine söylerdi, başkasına söylerdi, konaklar ve giderdi, hep giderdi, kendisine gelmemiş ve hiç gelmeyecek olana giderdi, gitmeyi severdi, bırakmayı severdi, ağlatmayı severdi, hep ağlatırdı da; çünkü onu da ağlatan biri vardı. Herkesi ağlatan biri vardı, bilirdi.
Kapandı telefon. Ama aklımdan biraz önce konuştuğum kadının bana söyledikleri değil, hiç duymadığım, duyduysam bile hatırlayamadığım o kadının, o kaydın sesi çıkmıyordu. “Böyle bir numara bulunmamaktadır.”
Ona dair numarasından başka ne biliyordum ki? Hiç. Hiçbir şey bilmiyordum. Numarası vardı yalnızca ve ismi, eğer doğruysa. Ve bir de bana bıraktığı birkaç hatıra. Acı veriyordu bana bıraktıkları, ama acı beni yaşama bağlardı. Yaşamdan kopmamak istiyordum ve bu yüzden hep düşünüyordum. Düşünmek beni mutsuzluğa ve umutsuzluğa itse de yapıyordum bunu; çünkü aradığım ne tam anlamıyla gerçekleştirebileceğim bir umut, ne de sonu olan bir mutluluktu. Sonu olmayan şeyleri seviyordum. Karmaşayı seviyordum. İçimi seviyordum, çünkü içim karmaşıktı. Karmaşamda kaybolmayı seviyordum.
Yatağımın tam karşısında, kitaplığım vardı. Kitaplığımın en ufak rafındaydı aradığım şey; kırmızı kaplı, ufak bir dosya. Ufak dosyanın içindeki ufak bir kağıt. Kağıdın içindeki ufak sözcükler. Ufak sözcüklerin içindeki büyük anlamlar. Onları arıyordum. Onları bulmuştum ve onlara dokunuyordum. Gözlerimden dokunuyordum. Ellerimden dokunuyordum. Kalbimden, aklımdan dokunuyordum. O kadına dokunmak gibiydi sözcüklerine dokunmak. Şehvetli, duygusal, hiç bitmeyecekmiş gibiydi dokunmak. Soruları vardı cümlelerinde. Cevaplarım vardı. Böylece konuşmuş gibi oluyorduk; o soruyor, ben söylüyordum. Aynı cevapları defalarca kez vermiştim ama defalarca kez daha verebilirdim. Hep verebilirdim.
“… Yaşıyorsun. Mutlu değilsin, umutlu değilsin, ama nasıl yaşıyorsun?”
“Yaşıyorum canım.” diyordum.” “Mutlu değilim, umutlu değilim, ama yaşıyorum. Başka türlü yaşanabiliyor mu? Başka türlü yaşamaya, yaşamak denebiliyor mu?”
Gülüyordu. Yanımda olsa ve söylesem gülerdi çünkü. Gözleri düşerdi. Sol yanağındaki küçük, sadece benim gördüğüm gamze aralanırdı. Gözleri kayardı, bakamazdı, utanırdı. Saçları vücuduna dağılırdı. Geriye düşerdi çünkü. Dağılırdı. Kumraldı ya da sarıydı saçları, hiçbir zaman yapamadım bu ayrımı. Yapmayı da istemedim. Bilmediğim şeyleri severdim çünkü ben ve ona dair bildiğim tek şey ismi, bıraktığı birkaç hatıra ve de numarasıydım. Numarası artık yoktu. İsmi belki kendi ismi değildi. Ama hatıraları yok mu, hep vardı işte onlar. Hep olacaktı. Olsun istiyordum.
Chiquitita çalıyordu.
Abba söylemiyordu.
Kimse söylemiyordu.
Duvar Yazısı
duvarlar var.
pencereler
ve parmaklıklar.
duvarlar,
birleşmeye meyyal,
içi dışı bir
tek yüzlü
(uğultuyu duyuyor musunuz?)
sıvasız,
ruhsuz,
taştan
duvarlar.
"umut bile değil
özgürlüğüm.
düşündükçe dolanıyor
zincirlerim.
itaatsizim
ki,
sırtımda kırbaç izleri"
duvarlar
yıkılmaya meyyal.
(sanki biri homurdanıyor)
fakat,
tutsaklık
alışkanlık
yapar.
(hayır, insan sesine benzemiyor)
duvarlara ihtiyacımız var.
"soramıyorum bile:
ben
kimin kölesiyim?"
(...)
(...)
(ya hiç susmazsa?)
pencereler
ve parmaklıklar.
duvarlar,
birleşmeye meyyal,
içi dışı bir
tek yüzlü
(uğultuyu duyuyor musunuz?)
sıvasız,
ruhsuz,
taştan
duvarlar.
"umut bile değil
özgürlüğüm.
düşündükçe dolanıyor
zincirlerim.
itaatsizim
ki,
sırtımda kırbaç izleri"
duvarlar
yıkılmaya meyyal.
(sanki biri homurdanıyor)
fakat,
tutsaklık
alışkanlık
yapar.
(hayır, insan sesine benzemiyor)
duvarlara ihtiyacımız var.
"soramıyorum bile:
ben
kimin kölesiyim?"
(...)
(...)
(ya hiç susmazsa?)
Putlar İmparatorluğu: Bölüm 4
Mehmet uyandığında içi küf kokan bir odanın içinde buldu kendini. Her tarafından patlamış eski bir koltuk ve kırılmak üzere gibi gözüken iki sandalyeden ibaretti odadaki mobilya. Gözü sandalyede silahını inceleyen kadına ilişti. Dipleri kahverengi olan sarı saçlı, kumral tenli bir kadın sandalyelerin birine oturmuştu.
Kadının silahıyla oynadığını görünce Mehmet orada, o anda infaz edilip edilmeyeceğini geçirdi kafasından. Garip bir şekilde korku hissetmiyordu. Gördüğü tüm o gerçeklerle uyuşmayan manzara Mehmet’e bir rüyada ya da hayalde olduğunu hissettirmişti.
Kadın, Mehmet’in uyandığını görünce yapmacık bir şekilde gülümsedi. Mehmet’in tarafına bakmadan konuşmaya başladı.
‘’Bakıyorum uyanmışsın. Ben de artık ne zaman uyanacaksın diye endişe etmeye başlamıştım. Çok işimiz var çünkü.’’
‘’Neden uyandırmayı denemedin?’’
‘’İlaçların etkisindeydin, bir faydası olmazdı. Hadi giyin. Artık iş ortağıyız, diğer sorularını arabada cevaplarım çok umutlanma ama çünkü ben de pek çok şeyi bilmiyorum.’’
Kadın köhne kapıda asılı duran elbise torbasını uzattı ve dışarıda beklediğini söyleyerek dışarı çıktı. Torbanın içinde ucuz işçilik olduğu her halinden belli olan bir takım elbise, gömlek, kravat ve koltuğun kenarında da ayakkabı kutusu duruyordu. Mehmet az da olsa sorularına cevap bulabilme umuduyla hızlıca giyindi ve dışarı çıktı.
Kadın kapının önünde bekliyordu. Merdivenlerden inmeye başladılar. Dışarı çıktıklarında sokakta bir tane araba vardı. Kaplaması yer yer paslanmış eski model bir Ford’du. Araba minibüstü, iki kişi olmalarına rağmen neden minibüs kullanacaklarını anlayamadı Mehmet. Kadın direk direksiyonun başına geçti. Mehmet biraz zorlanarak kapıyı açtı ve yerine oturdu.
‘’Madem iş ortağıyız, birkaç soru sormama izin ver. Sondan başa doğru gideceğim. O kesme şekerler ve haplar ne anlama geliyordu, neden bayıldım?’’
‘’Biz adaletin kılıcı için çalışıyoruz ve adalet her zaman kestiği başlardan beslenir. Akan kan saygınlığını ve adalete duyulan korkuyu artırır.’’
‘’Yani?’’
‘’Kesme şekerler, bizim daha önce infaz ettiğimiz insanların karaciğerinde depo edilmiş glikojenden damıtıldı. Haplar da yine aynı kaynaklardan gelen proteinler tarafından üretildi. Böylece adaletin yok ettiklerinden beslenmiş olduk sembolik olarak. Adalete duyduğumuz saygıyı perçinledik. Bayılma konusuna gelince, onu ben de bilmiyorum.’’
‘’İnanamıyorum, yamyam olduk yani?’’
‘’O kadar abartma istersen. Gerçekleşen onca işlemden sonra şekerlerde veya haplarda insandan bir parça bulmak paranoyaklık. Gübrelenmiş toprakta yetişmiş meyve yediğinde de hayvan leşi yediğini düşünür müsün?’’
‘’Bilmiyorum haklı olabilirsin. Bu arada bindiğim tutuklu aracı Lexus’tu. İş aracımız neden eski püskü bir minibüs?’’
‘’Gittiğin yerde değerli bir insan olarak gözükmek istemezsin, inan bana. Birazcık önemli olduğunu düşünürlerse seni fidye olarak kullanırlar. Huzura çıktığın gün dediğin gibi, bizden başka güçlerde söz konusu her ne kadar bizle anlaşma içinde ve bizden güçsüz olsalar da.’’
‘’Anlıyorum, Peki nereye gidiyoruz şimdi?’’
‘’Çok eski zamanlardan beri kendi adalet sistemi olan insanların yanına. Modern adalete hiçbir zaman teslim olmamış bir mahalleye.’’
Kadının silahıyla oynadığını görünce Mehmet orada, o anda infaz edilip edilmeyeceğini geçirdi kafasından. Garip bir şekilde korku hissetmiyordu. Gördüğü tüm o gerçeklerle uyuşmayan manzara Mehmet’e bir rüyada ya da hayalde olduğunu hissettirmişti.
Kadın, Mehmet’in uyandığını görünce yapmacık bir şekilde gülümsedi. Mehmet’in tarafına bakmadan konuşmaya başladı.
‘’Bakıyorum uyanmışsın. Ben de artık ne zaman uyanacaksın diye endişe etmeye başlamıştım. Çok işimiz var çünkü.’’
‘’Neden uyandırmayı denemedin?’’
‘’İlaçların etkisindeydin, bir faydası olmazdı. Hadi giyin. Artık iş ortağıyız, diğer sorularını arabada cevaplarım çok umutlanma ama çünkü ben de pek çok şeyi bilmiyorum.’’
Kadın köhne kapıda asılı duran elbise torbasını uzattı ve dışarıda beklediğini söyleyerek dışarı çıktı. Torbanın içinde ucuz işçilik olduğu her halinden belli olan bir takım elbise, gömlek, kravat ve koltuğun kenarında da ayakkabı kutusu duruyordu. Mehmet az da olsa sorularına cevap bulabilme umuduyla hızlıca giyindi ve dışarı çıktı.
Kadın kapının önünde bekliyordu. Merdivenlerden inmeye başladılar. Dışarı çıktıklarında sokakta bir tane araba vardı. Kaplaması yer yer paslanmış eski model bir Ford’du. Araba minibüstü, iki kişi olmalarına rağmen neden minibüs kullanacaklarını anlayamadı Mehmet. Kadın direk direksiyonun başına geçti. Mehmet biraz zorlanarak kapıyı açtı ve yerine oturdu.
‘’Madem iş ortağıyız, birkaç soru sormama izin ver. Sondan başa doğru gideceğim. O kesme şekerler ve haplar ne anlama geliyordu, neden bayıldım?’’
‘’Biz adaletin kılıcı için çalışıyoruz ve adalet her zaman kestiği başlardan beslenir. Akan kan saygınlığını ve adalete duyulan korkuyu artırır.’’
‘’Yani?’’
‘’Kesme şekerler, bizim daha önce infaz ettiğimiz insanların karaciğerinde depo edilmiş glikojenden damıtıldı. Haplar da yine aynı kaynaklardan gelen proteinler tarafından üretildi. Böylece adaletin yok ettiklerinden beslenmiş olduk sembolik olarak. Adalete duyduğumuz saygıyı perçinledik. Bayılma konusuna gelince, onu ben de bilmiyorum.’’
‘’İnanamıyorum, yamyam olduk yani?’’
‘’O kadar abartma istersen. Gerçekleşen onca işlemden sonra şekerlerde veya haplarda insandan bir parça bulmak paranoyaklık. Gübrelenmiş toprakta yetişmiş meyve yediğinde de hayvan leşi yediğini düşünür müsün?’’
‘’Bilmiyorum haklı olabilirsin. Bu arada bindiğim tutuklu aracı Lexus’tu. İş aracımız neden eski püskü bir minibüs?’’
‘’Gittiğin yerde değerli bir insan olarak gözükmek istemezsin, inan bana. Birazcık önemli olduğunu düşünürlerse seni fidye olarak kullanırlar. Huzura çıktığın gün dediğin gibi, bizden başka güçlerde söz konusu her ne kadar bizle anlaşma içinde ve bizden güçsüz olsalar da.’’
‘’Anlıyorum, Peki nereye gidiyoruz şimdi?’’
‘’Çok eski zamanlardan beri kendi adalet sistemi olan insanların yanına. Modern adalete hiçbir zaman teslim olmamış bir mahalleye.’’
Putlar İmparatorluğu: Bölüm 3
Yaratık girişte Mehmet’e gösteriş yapmıştı. Çünkü Korumalar diz çöktükten, Mehmet şaşkınlıkla önüne bakmaya başladıktan birkaç dakika sonra yaratığın saçtığı ışık hissedilir düzeyde azalmıştı. Kadınlar, Mehmet’in sağında ve solunda diz çökmüş durumda duruyorlardı hala. Sahiplerinin heykel oluşuna özenmişler diye içinden geçirdi Mehmet, hatta o şartlara tezat oluşturacak şekilde suratını bir tebessüm kapladı. Tam bu sırada yaratığın gösterişine yakışmayacak tez ve çocuksu bir ses doldurdu odayı.
‘’Huzuruma hoş gelmedin, biliyorum ama yine de sen benim için az da olsa değerlisin ve bunun nedeni merak ediyorsun değil mi? Hadi durma, konuş. Surat ifaden bu atmosferden korkmadığını gösteriyor. Halbuki kızlarımın söylediğine göre evinden alınırken küçük çocuklar gibi tir tir titriyormuşsun. Yoksa senin için sonunun ne olacağını bilmediğin bir kaos, yargılanıp öldürülme ihtimalinin olduğu bir düzenden daha mı ürkünç?’’
‘’Şu an yargılandığımı bilmiyordum.’’
‘’Sakinliğin takdire değer. Ama sözlerine dikkat et! Küstahlığa varırsa, değerin ne olursa olsun kelleni almak zorunda kalırım.’’
‘’Neler olduğunu anlayamıyorum.’’
‘’Olanları ne ben ne de bir başkası anlatacak değil. Siz doğulular putlar yaratmakta iyisiniz. Şu an bu zahmetten kurtuldun. Sen kökenlerinin getirdiği diğer yeteneğin sayesinde hayatta tutunacaksın. Olayları sorgulamadan benim şanımı yayacaksın. Adalete hizmet edeceksin.’’
‘’Böyle bir hizmete ihtiyacınız olduğuna göre başka güçlerde söz konusu ve siz bir şeyi gözden kaçırmışsınız . Biz doğulular kendi yarattığımız putlara karşı çok çabuk sırtımızı döner ve yaratma aşamasında duyduğumuz şevkten daha hırslı bir şekilde onu yıkmaya çalışırız.’’
‘’Bunu bilmediğimi sanmanı aptallığına veriyorum. Ölmek istemiyorsan bana hizmet edeceksin ve şu an bana sırtını döndürebilecek kadar büyük bir güç yok dünya üstünde.’’
‘’Kabul etmekten başka şansım yok gibi gözüküyor.’’
Mehmet sözlerini tamamladığında sol arka çaprazında duran bir kapı açıldı, kapıdan önce beyaz dumanlar çıktı, sonra da beyaz önlüklü iki adam. Doktor gibi gözüküyorlardı ve büyük ihtimalle de doktorlardı. Birisi elinde bir tepsi taşıyordu. Tepsinin üzerinde bir şişe su ve iki plastik kap gözüküyordu.
Doktorlardan biri Mehmet’in yanına geldi ve iki tane rengi beje çalan kesme şeker verdi. Yemesi gerektiğini anlayan Mehmet önce kesme şekerleri yedi. Sonra eline bir bardak suyla iki tane kapsül şeklinde hap tutuşturuldu. Hapları yutmasına rağmen doktorlar geldikleri yere geri dönmüyorlardı. Görüntüler bulanıklaştı. Doktorlardan biri Mehmet’i kolundan tuttu. Hapları yuttuktan çok kısa bir süre sonra bayılmıştı.
‘’Huzuruma hoş gelmedin, biliyorum ama yine de sen benim için az da olsa değerlisin ve bunun nedeni merak ediyorsun değil mi? Hadi durma, konuş. Surat ifaden bu atmosferden korkmadığını gösteriyor. Halbuki kızlarımın söylediğine göre evinden alınırken küçük çocuklar gibi tir tir titriyormuşsun. Yoksa senin için sonunun ne olacağını bilmediğin bir kaos, yargılanıp öldürülme ihtimalinin olduğu bir düzenden daha mı ürkünç?’’
‘’Şu an yargılandığımı bilmiyordum.’’
‘’Sakinliğin takdire değer. Ama sözlerine dikkat et! Küstahlığa varırsa, değerin ne olursa olsun kelleni almak zorunda kalırım.’’
‘’Neler olduğunu anlayamıyorum.’’
‘’Olanları ne ben ne de bir başkası anlatacak değil. Siz doğulular putlar yaratmakta iyisiniz. Şu an bu zahmetten kurtuldun. Sen kökenlerinin getirdiği diğer yeteneğin sayesinde hayatta tutunacaksın. Olayları sorgulamadan benim şanımı yayacaksın. Adalete hizmet edeceksin.’’
‘’Böyle bir hizmete ihtiyacınız olduğuna göre başka güçlerde söz konusu ve siz bir şeyi gözden kaçırmışsınız . Biz doğulular kendi yarattığımız putlara karşı çok çabuk sırtımızı döner ve yaratma aşamasında duyduğumuz şevkten daha hırslı bir şekilde onu yıkmaya çalışırız.’’
‘’Bunu bilmediğimi sanmanı aptallığına veriyorum. Ölmek istemiyorsan bana hizmet edeceksin ve şu an bana sırtını döndürebilecek kadar büyük bir güç yok dünya üstünde.’’
‘’Kabul etmekten başka şansım yok gibi gözüküyor.’’
Mehmet sözlerini tamamladığında sol arka çaprazında duran bir kapı açıldı, kapıdan önce beyaz dumanlar çıktı, sonra da beyaz önlüklü iki adam. Doktor gibi gözüküyorlardı ve büyük ihtimalle de doktorlardı. Birisi elinde bir tepsi taşıyordu. Tepsinin üzerinde bir şişe su ve iki plastik kap gözüküyordu.
Doktorlardan biri Mehmet’in yanına geldi ve iki tane rengi beje çalan kesme şeker verdi. Yemesi gerektiğini anlayan Mehmet önce kesme şekerleri yedi. Sonra eline bir bardak suyla iki tane kapsül şeklinde hap tutuşturuldu. Hapları yutmasına rağmen doktorlar geldikleri yere geri dönmüyorlardı. Görüntüler bulanıklaştı. Doktorlardan biri Mehmet’i kolundan tuttu. Hapları yuttuktan çok kısa bir süre sonra bayılmıştı.
mualla, anla.
“Sevmek, sevdiğini mutlu görmekse ve seni de benim gitmem mutlu edecekse, ben gideyim mi?”
“Sevmek, sevdiğini mutlu görmekse ve seni de benim gitmem mutlu edecekse, ben gideyim mi?”
“Sevmek, sevdiğini mutlu görmekse ve beni de senin gitmen mutlu edecekse, sen yine de gitme. Ben alışırım. Çünkü sen gidersen, sonrasını hiç kimse bilmiyor.”
“Sevmek, sevdiğini mutlu görmekse ve seni de benim gitmem mutlu edecekse, ben gideyim mi?”
“Sevmek, sevdiğini mutlu görmekse ve beni de senin gitmen mutlu edecekse, sen yine de gitme. Ben alışırım. Çünkü sen gidersen, sonrasını hiç kimse bilmiyor.”
kaptan kırmızı.
Kaptan, bira getir bana.
Yanında da bir keyif sigarası,
Ucuzundan bir Marlboro.
Marlboro’nun da ucuzu mu olur deme,
Sen getirirsen olur kaptan.
Kaptan, bira getir bana.
Çünkü bugün bana hizmet edeceksin.
Çünkü bugün mahşer günü.
Bugün limana değil, cehenneme rotamız;
İçinde ateş var.
Senin gemin, o ateşe dayanmaz kaptan.
Bira getir ki yanmayalım.
Kaptan, bira getir bana.
Bilirim ki ne ateşten, ne yangından korkarsın sen.
Ama ben korkarım kaptan.
Beni hiç yakan olmadı, bu yüzden bilmem tadını.
Sen benim korkmamı istemezsin, değil mi kaptan?
O yüzden bira getir bana,
Ağzına kadar dolu olsun.
Kaptan, bira getir bana.
Bir tane de kendine.
Deryayı izleyelim Süreyya’dan.
Süreyya’nın kıçından.
Bir kadın kıçı gibi,
Narin ve biçimli, ama ısıtmıyor kaptan.
Kaptan, boş ver sigarayı.
Birayı da unut.
Oldu olacak deryayı da.
Ama kendini unutma.
Kendini unutma kaptan, çünkü ben hatırlarım.
Çünkü ben hatırlarsam ve sen olmazsan,
Üzülürüm be kaptan, ağlarım.
Sen benim ağlamamı istemezsin, değil mi kaptan?
Yanında da bir keyif sigarası,
Ucuzundan bir Marlboro.
Marlboro’nun da ucuzu mu olur deme,
Sen getirirsen olur kaptan.
Kaptan, bira getir bana.
Çünkü bugün bana hizmet edeceksin.
Çünkü bugün mahşer günü.
Bugün limana değil, cehenneme rotamız;
İçinde ateş var.
Senin gemin, o ateşe dayanmaz kaptan.
Bira getir ki yanmayalım.
Kaptan, bira getir bana.
Bilirim ki ne ateşten, ne yangından korkarsın sen.
Ama ben korkarım kaptan.
Beni hiç yakan olmadı, bu yüzden bilmem tadını.
Sen benim korkmamı istemezsin, değil mi kaptan?
O yüzden bira getir bana,
Ağzına kadar dolu olsun.
Kaptan, bira getir bana.
Bir tane de kendine.
Deryayı izleyelim Süreyya’dan.
Süreyya’nın kıçından.
Bir kadın kıçı gibi,
Narin ve biçimli, ama ısıtmıyor kaptan.
Kaptan, boş ver sigarayı.
Birayı da unut.
Oldu olacak deryayı da.
Ama kendini unutma.
Kendini unutma kaptan, çünkü ben hatırlarım.
Çünkü ben hatırlarsam ve sen olmazsan,
Üzülürüm be kaptan, ağlarım.
Sen benim ağlamamı istemezsin, değil mi kaptan?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)