Egospu
Çürük Yumurta
Bir Rüzgar Eser, Bir İnsan Gider
Ölmek istemiştim, tüm derdim buydu.
Eylül Ayıydı Ve Sakalar Ölüyordu
Masasına geçti. Elindeki çantayı önüne koyduktan sonra kısa bir süre önündeki kâğıtlara göz gezdirdi; ilgisini çekmemiş olacaklar ki çok geçmeden bize yöneldi. Hiç üşenmeden herkesle kısa sürelerle de olsa göz teması kurdu. Ve sonra konuştu. Onu görmeliydiniz, bir şeytanı andıran sözcükleriyle önce bize cenneti gösterip, sonra cehennemin sıcağının ortasına bıraktı. Yandık. Her birimiz yandık, kendimizden uzaklaştık, ruhumuz zedelendi, parçalandık. Ama geçti. İnsan doğasından bahsetmiştim size, acılara bağışıklık kazanma konusunda üzerimize yoktur.
Geciktim. “Annem” dedi ve saatine baktı, “yaklaşık otuz dakika önce öldü. Bir trafik kazası geçirmiş. O yaştaki bir kadının trafiğe çıkması başlı başına bir hataydı zaten.”
Elimi kaldırdım, ne cesaret ama. Gördü, ne hız ama. Gözleriyle işaret verdi, sevgi dolu ama tehlikeli bir bakışla. Bu muhtemelen “Seni dinliyorum küçüğüm ama saçmalayacak olursan amına koyarım.” deme şekliydi. “Efendim” dedim, “çok üzüldüm.”
Gülümsedi. “Sen” dedi, “karşılaştığım, yalan söyleme konusunda en başarısız kızsın. Ben bile üzülmedim.”
Ne diyordu? Afalladım. Yerime oturdum. Böylesine bir insan, nasıl olur da bu kadar hissiz, düzeltiyorum, gaddarca hislere sahip biri olabilirdi? Şaşkınlığım da kısa sürdü, insan doğasından falan bahsetmeyeceğim şimdi sizlere. Sustum. Bir şey söyleyemedim. Sırtımı yaslayıp küçük bir çocuk gibi dudaklarımı büzdüm ders boyunca. Dersin bitiminde beni yanına çağırdı. Başıma gelecekleri az çok kestirebiliyordum. Her hocanın mutlaka garez beslediği bir öğrencisi olur ve sanırım o bendim. Hayır, değildim. Beni etkileyici bulduğunu söyleyip ayakta dikildiğimiz dakikalar boyunca dudaklarımın güzelliğinden ve dolgunluğundan bahsedip durdu. Ağzımı sikmek istediğini söyledi. İstediğini ona verdim. Daha doğrusu veriyordum ki telefonum çaldı, annemin öldüğünü o esnada öğrendim, bir düşünün. Şaşkındım, korkuyordum, titriyordum ve neredeyse ağlıyordum; karmaşık hislere sahip bir kadına her şeyi yaptırabilirsiniz. Acımadı. Saçlarımı tutup kafamı kasıklarına doğru yasladı. İlk aşkım işte böyle başladı.
Albert O Gece Ölmek İstedi
Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir Hayaliniz Oldu.
Paralı adamlar.
Vaatleri vardı, güzel sözleri ve etkileyici yüzleri vardı.
Bizi yanlarına çekip onlar gibi olmamızı istediler.
Olduk.
Kandık.
Bu işlerine geldi.
Bir çocuk da çıkıp söylemedi ki,
Bir deli ya da bir düşünce suçlusu;
“Bankalar dünyanın en gereksiz kurumlarıdır.”
Paralandık.
Paralandık.
Ama ben, neyse ki şanslıyım kardeşim ve akıllandım.
Şimdi seni kurtarmalıyım.
Hayır, diğerleri gibi değil.
Sadece benim görebildiğim bir tanrıdan emirler alıp,
Onun gücüyle denizleri ikiye yarıp,
Gökleri birbirinden ayırarak değil.
Hırslanmadan, kin gütmeden, zorlamadan ve savaşmadan,
Sıradan biri gibi,
Sana sadece sevgi vaat ederek
Şimdi seni sıradanlığa çağırıyorum.
Sesime kulak ver ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince fazlayız.
Kıçımızın rahat görmesi değil çünkü derdimiz,
Lüks bir restoranda akşam yemeği yemek,
Güzel bir yatla dünya turuna çıkmak
Ya da kiralık bir kadınla hızlı bir gece geçirmek değil.
Hayatımızda o takım elbiselere ve şu parlak kravatlara yer yok.
Satın alınmış bir hayat bize fazla çünkü,
Geçici mutluluklar bize fazla, çok fazla.
Biz o kadar olmadık daha, bunu diğerlerine bırak ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince güçlüyüz.
Gel ve sabahtan akşama kadar müzik yapalım,
Karnımız acıktığında balığa çıkalım,
Dağlarda gezelim,
Kendi denizlerimizi kirletelim
Ve kendi kadınlarımızı.
Kimseye hesap vermeyip, kimseden de hesap sormayalım.
Kötü arabalarımız olsun,
Kırık dökük bir evimiz
Ve en az bizim kadar çatlak ahbaplarımız.
Ayaklarımızın götürdüğü her yer vatanımız olsun
Ama gidelim.
Sıyrıl şuradan ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince mutluyuz.
Yarınından korkarak bugününü yaşayamazsın.
Kandırıyorlar seni. Kendini kandırıyorsun.
Buna izin vermeyeceğim,
Kaybolmana göz yummayacağım.
Çünkü hayallerini bırakmak için fazla gençsin kaptan
Ve bu gemiyi batırmana müsade yok!
Sadece aldığın her nefesin,
Yeni bir umut olduğunu görmeye ihtiyacın var.
Ve ben sana göstereceğim.
Bunun için dudaklarını patlatmam,
Kollarını bağlayıp o kağıt parçalarını gözünün önünde yakmam
Ya da kafanın içini baştan sona yıkamam gerekse bile
Bunu yapacağım.
Çünkü
Daha sikeceğimiz kadınlarımız var,
Öpeceğimiz sevgililerimiz
Yıkacağımız tabularımız var.
Ve en önemlisi sıkıldığımızda siktirip gidebileceğimiz,
Sonuna kadar bizim olan bir hayatımız.
Gel.
Gel kardeşim, çünkü yalan söyledim;
Neredeyse bitiyoruz!
Dereağzı'nda Bıraktım En Mutlu Zamanlarımı.
Her zaman güçlü ve inatçı bir çocuk olduğumu söylerdin. Öyleydim, ama bu kirliliği kaldıracak kadar güçlü bir adam olamadım hiçbir zaman. Adam olmayı bile kaldıramadım ki. Arada kaldım, kısıldım, sıkıştım, nefes alamıyorum baba, ölüyorum. Tekrar sokaklara dönmek, koşmak, düşmek, tenimi kirletmek istiyorum. Artık tenimi kirleten her bir çamur izinin, masum ruhuma yeni bir günahın bulaşmasını engellediğini öğrendim. Niye bu kadar geç baba, neden oğlunu hiç uyarmadın? Oysa ben senin her istediğini yaptım, sense hayatın boyunca beni kandırdın.
Hatırlıyor musun, plastik bir top almıştın bana. Onu ayağıma aldığım her anda kendimi bir futbolcu sanacak kadar hayalperest bir yaratıktım. Böyle birinin üzerine o çubuklu formayı hiç geçirmemeliydin baba. Beni o stada hiç götürmemeliydin. Dünyanın en mükemmel locası olan omuzlarında bana maçları seyrettirmemeliydin. Gülmemeliydik baba, Okocha bizi hiç ağlatmamalıydı. Elimizi süremediğimiz bir teneke en büyük amacımız olmamalıydı. Ama oldu ve şimdi sen yoksun. Ben varım, senin yerine de ağlıyorum, bir başıma ağlıyorum… Ama neyse ki Galatasaray var. O olmasaydı Fenerbahçe’yi bu kadar sevebilir miydim? Fenerbahçe’yi bu kadar sevmeseydim, her ağladığımda aklıma düşebilir miydin? Soru sormak bazen ne kadar güzel baba. Bir damla düşürüyor gözden, yavaşça.
Bilmiyorum baba. Hiçbirini bilmiyorum. Sadece yanına gelmek istiyorum ama bileklerime kıyamıyorum. Şayet gelemeyecek olursam, anneme benim yerime söyler misin insan olmaktan bu kadar sıkıldığımı? Hatta bir de rica etsen, beni yeniden doğurabilir mi?
Mutluluk Ölümcül Bir İşkence Metodudur
Korkuyorum Doktor El Ver Bana
Freud Yaşarken
Yokluğa Serenat
Düttürü Leyla
Ben Çeyrek, Biz Yarım, Allah Büyük
Diğerinde İndirim Yaparız
Zamanda Kolculuk (1)
Kırmızı Kuyruklu Yalanlar
Pedro, koridora açılan kapısını sertçe çekip, hızlı adımlarla mutfağa doğru yöneldi. Sert bir votka, ucuz bir Arnavut şarabı ya da likörlü bir keke ihtiyaç duyduğunun farkındaydı ama mandalinalı sodayla yetinmek zorunda kaldı. Düşünceliydi. Ne zaman düşüncelere dalsa, kendini garip çıkmazların içinde bulurdu. Çıkmazlarına kaynaklık eden anlamsız korkuları, korkularının içinde minik kaçışları, o kaçışlarındaysa büyük heyecanları vardı. Bu heyecanların onu hayata bağlandığından haberdar değildi, ama böyle anlarda mutlu olduğunu fark edebilecek kadar algıları yerindeydi, henüz. O, sorulardan hiçbir zaman çekinmemiş, cevaplardansa aynı ölçüde kaçınmış, kendi içinde gülünç ve bir o kadar da trajik karmaşalar barındıran; çevresine karşı hayatı, bir oyun konsolu başından yönetilirmiş gibi bir izlenim uyandıran, ama tüm bunlara karşın kendisini özensizce kodlanmış demode bir bilgisayar yazılımı olarak görür ve bununla yetinmeyerek kendisi dışında kalan her şeye de ki buna tanrı dahil, bu sıradanlık etiketini yapıştırmaya çekinmezdi. Aslına bakarsanız hiçbir konuda çekinmezdi, çünkü çekinebilecek kadar sorguladığı hiç olmamıştı; o sadece düşünür, düşünmeyi düşünmekten her zaman kaçardı, çünkü düşmekten korkardı. Haklı sebepleri vardı. Eğer bir kez düşerse bir daha kalkamayacağını, eğer bir daha kalkarsa da her seferinde bir öncekinden daha iyi düşmeye çabalayacağını –istemsiz de olsa, iyi biliyordu. Midesi guruldayarak mutfaktan ayrıldı. Koridorda odasına doğru yürürken ani bir karar aldı; salona geçti. Gördüğü manzara şaşırtıcıydı ama şu ana kadar anlattığım kısımdan anlayacağınız gibi, şaşırmak Pedro için olası duygulardan değildi. Annesi bir duvar süsü gibiydi ki nitekim duvarın hemen yanındaydı. Arkasında duran ve durmakla yetinmeyip kalçalarını okşayan ve bununla da yetinmeyip onun içine temposunu bir an olsun bile bozmadan giren –ki buna Pedro ile göz göze geldiği an dahil, Almado işini bitirdikten sonra Pedro’nun omuzuna dostane bir tavırla dokunup, hiç duraksamadan şunları söyledi: “Çocukluğundasın. Hani olmaz da, varsayalım ki rüyanda bir kadın gördün. O güne dek gördüğün hiçbirine benzemiyor. En güzeli. En farklısı. Kısacası seni tahrik etti ve o an, hayatının geri kalanında onu bekleme kararı aldın. Ama kamışına su yürüdü, bıyıkların terledi ve hatta saçına ilk beyaz düştü. O gelmedi. Böyle bir durumda ne yapardın?”
“Cinsiyet değiştirirdim.”
Umudunu Kaybetme, Bulamayabilirim.
Kıymetsiz Hikayeler 10
Klavyemin Tuşlarına Kazıdım Yalnızlığımı
Seni öldürmeliyim, çünkü canımı sıkıyorsun.
Abarttığımı sanma sakın, yok öyle bir dünya.
Zaten dünya diye bir şey yok;
Nereden mi biliyorum? Uzaylılar söyledi.
Ama orasını hiç mi hiç karıştırma.
Neden mi? Çünkü uzay diye bir şey de yok.
Hepimiz kamışına su yürümemiş bir veledin,
Masum hayallerini izleyen kirlenmiş insanlarız.
Ama oradan bakma, çünkü insanlık diye bir şey de yok.
Nereden mi biliyorum? Artan insan nüfusundan.
Ne diyeceğim bak dinle.
Şey, şey, şey işte, şey diye bir şey de yok.
Zaten Ömer Hayyam da hiç doğmadı.
Kısa keselim çocuk.
Seni öldürmeliyim, çünkü canımı yakıyorsun.
Nefes alışın bile batıyor bana.
Hele o yandan bakışın yok mu?
Biraz süzer, biraz keser gibi,
Biraz iş atar, biraz “ben sana bakmam güzelim” der gibi,
Biraz sevecek ve müşfik, biraz da cellat gibi.
Ama en çok neyini seviyorum biliyor musun,
Boynuma ip geçirirken sana kendimi teslim edişimi.
Ama yine oradan bakma, neden mi?
Çünkü ip diye bir şey yok, Stockholm’de aşklar da hep yalan.
Hep dolan.
Hep Ayhan Işık yüzünden bunlar. Biliyorsun.
Kıymetsiz Hikayeler 9
Gülümsedi. Ellerini kalçalarıma sürterek yaptı bunu ve ona karşı çıkmadım. Son kez, belki de hiç olmadığı kadar şehvet ve aynı zamanda şefkat dolu dokunuşuna ihtiyacım vardı, çünkü hep bu anı hatırlayacaktım; ilk tanıştığımız günü, eğlenceli, kederli ya da aykırı zamanlarımızı değil, hiç olmadığı kadar sıradan bir şekilde onu terk etme kararı aldığım bu anda, sanki birkaç saat kafamı dinledikten sonra eve gelecekmişim gibi bana veda edişini. Bu yönünü seviyordum. Farklıydı. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama karşılıklı oturmuş rakı içerken, arkadan ya da yakından, herhangi bir yerden ama içten bir takım müzikler işlerken içimize, ayağımı masanın üzerine bir çocuğun edasıyla atardım ve hiçbir şey demezdi. Tepkisizliğinde bile bir tür sevecenlik yatardı, onu tanısaydınız bunu fark ederdiniz, ama onu tanıyan birinden bunları dinlemenin sizin için nasıl zırvalıklar olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Bu yüzden, lütfen bağışlayın beni; üzerinden onlarca erkek geçti ama hâlâ kendime hakim olamıyorum onu anlatırken. Nasıl desem. Demesem. Tahmin etseniz. Gerçek bir aşkı ve onu anlatırken yaşadığım hüzün dolu huzuru. Rahatlığı. Bulutları ve sessiz bir kargayı. Sessizliğin çığlığını. Tahmin etseniz ya, ne güzel olurdu.