Kutsalsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kutsalsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cennetteyken Dinden Çıkan Adam
cennet beklediği gibi çıkmadığı için hayal kırıklığına uğrayan, kendisine verilen hurileri beğenmeyen, kendisi kadar namaz kılmamış insanlarla aynı cennet katını paylaştığı için kendini haksızlığa uğramış hisseden, allaha bu adaletsizlikleri engellemesi için dua ettiği halde cevap alamayan ve sonunda cennetteyken dinden çıkan adamın ibretlik hikayesidir bu.
sevap-günah defterleri kapanmış ve yargı günü geçmiş olduğundan dinden çıktığı halde cennetten çıkarılıp cehenneme atılamaz. sonra cennette din karşıtı propaganda yapmaya ve yandaş toplamaya başlar. hurilerin de bu adama hak vermeleri (kendileri de ezilmektedir sonuçta), kadın kolları olarak ayrıca örgütlenmeleri ve turunç göğüslerini erkeklerden sakınmaları sonucunda cennette büyük bir isyan çıkar.
yüksek yargı kararıyla cennetlik olduklarına ve cezayı haketmediklerine karar verilmiş bu insanlara şiddet uygulayıp allahın onlar hakkında verdiği karara karşı gelmek istemeyen melekler, isyanı bastırabilmek için cehennemden zebani getirtmek zorunda kalırlar. fakat zebaniler cennete ayak basar basmaz insan kılığına girip cennetin nimetlerinden arsızca ve hesapsızca faydalanmaya girişirler. cennetteki isyan ortamından da fırsat bulan bu zebanilerin etkisiyle cennette kısa sürede bir ahlaki çöküş başlar.
cennetten gelen haberler cehennemdeki zebanilerin arasında yayılınca cehennemden cennete zebani akını başlar. cehennemdeki işkenceci zebaniler gitgide azaldığından cehennemliklerin azapları da hafifler. ateşleri harlayan, insanları dağlayan zebaniler şimdi cenette şarap içip huri kovalamaktadır. cehennemde yavaş yavaş kaynar sular fokurdamaz, deriler kavrulmaz olur. cehennemlikler allahın kendilerine merhamet ettiğini, kullarını sonsuza kadar yakmaya gönlünün el vermediğini düşünürler. sevinç ve neşe içinde allahı tesbihe başlarlar. acı dolu çığlıklar, umutsuz feryatlar yerini şükür ve dualara bırakmıştır cehennemde. sonra allah bakar ki cehennemlikler imana gelmiş cennetlikler sapkınlığa yuvarlanmış, cennetle cehennemin tabelalarını değiştirir. cennete "yeni cehennem", cehenneme de "yeni cennet" denir bundan sonra. "yeni cehennem" ateşe verilir, "yeni cennet"te ziraat devrimi yapılır, yeni huriler klonlanır.
kıssadan hisse: iş, olacağına varır.
Sokakta Yürürken Kulaklıkla Müzik Dinleyen İnsan
bu insanlardan biri de benim. mutfağa su içmeye gitsem takarım kulaklığımı. (konuşurken abartma huyum vardır bi de.)
tehlikelidir aslında. müziğin sesi çok yüksekse arabaların kornaları, acı frenler, sürücülerin küfürleri, polisin dur ihtarı gibi hayati bazı şeyleri duyamadığınızdan dolayı bir anda dinlemekte olduğunuz şarkı son şarkınız olabilir. o yüzden yürürken arada sırada kafayı baykuş gibi çevirip etrafınızı kolaçan etmeniz gerekir.
mesela, ben bir kere kulağımda kulaklıkla yürürken dengesiz bir köpek topuğuma saldırdı. ben tabii topuğumun çekiştiriliyor olması hasebiyle arkama döndüğümde durumu anladım. o anda öyle bi ruh hali oldu ki, yolda biriyle karşılaştığın zaman müziği aceleyle kapamaya çalışırsın ya konuşabilesin diye, ben de müziği kapamaya çalıştım köpek altta hırr, gırr, bi takım hareketler yaparken. sanki "hoşt" desem köpek bana cevap vericek ben de müzikten duyamıycam dediğini, ayıp olucak. ayağı mayağı sallarken bi yandan, neyse, kapadım müziği, otoriter bi sesle "hoşt" dedim köpeğe. köpek kaldırdı başını "hoşt mu?" dedi. "evet" dedim. "sana hoşt esas" dedi. ben bi sinirlendim, yapıştım köpeğin topuğuna. nasıl ısırıyorum! sonra köpeğin arkadaşları geldi, ayırdılar bizi. bu da böyle bi anımdır. yani, işte, köpeğe de dedim, müziği çok açmamak lazım yürürken. zaten kulaklara da zararlı. ama oyalıyor tabii insanı müzik. ben mesela su içmeye mutfağa gitmeden önce playlist hazırlıyorum.
serbest müstezat
habidesin ey sen tün-ü sirişk ü melalde,
ben şule-i çeşman-i hayalinle bidarım.
ben ne müteellim ü mükedder,
ne aciz,
bimar-i nigar, bende-i aşkım.
(turkcesi:
sen gozyasi ve huzun gecesinde uykudasin
ben senin hayalinin gozlerindeki isikla uyanigim.
ben ne uzgun ve kederli
ne aciz
sevgilinin hastasi, askin kolesiyim)
(lisedeyken yazmistim, bi kiz mevzusu vardi da. bi bok anlamadi tabii siirden)
(uzun surmedi yani kiz meselesi dedigim)
(aruz vezniyle ha, cakma mustezat degil)
ben şule-i çeşman-i hayalinle bidarım.
ben ne müteellim ü mükedder,
ne aciz,
bimar-i nigar, bende-i aşkım.
(turkcesi:
sen gozyasi ve huzun gecesinde uykudasin
ben senin hayalinin gozlerindeki isikla uyanigim.
ben ne uzgun ve kederli
ne aciz
sevgilinin hastasi, askin kolesiyim)
(lisedeyken yazmistim, bi kiz mevzusu vardi da. bi bok anlamadi tabii siirden)
(uzun surmedi yani kiz meselesi dedigim)
(aruz vezniyle ha, cakma mustezat degil)
gelecekteki sevgiliye mektup
sevgili sevgilim,
bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir.
seni beklemedim değil, inan bana bekledim. boğanın orda bekledim mesela, haldun taner'in önünde bekledim. ama sen hiç gelmedin. herkesin geldi beklediği. ama sen, gelmedin.
"bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir" demiştim bi ara, hatırlar mısın? yalan söyledim. senin bu mektubu okumanla benim hayatta olup olmamamın ne alakası var? biraz safsın sevgilim, seni bu yüzden de seviyorum işte.
yalnızlık allaha mahsus derler. temizlik imandandır da derler. ben tertemiz duygularla seviyorum seni. hiç karşılaşmadık ama, eminim ki çok güzelsin. ama bana dair beklentilerini pek yüksek tutmamanı tavsiye ederim. kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır derler. bissürü karadeniz fıkrası biliyorum ben. mesela, temele bi gün sormuşlar "senin adın dursun mu?" diye, "durmasun" demiş. bu tarz fıkralar ama daha komikleri. ilk aklıma bu geldi bunu anlattım ama çok komik diil bu, ötekiler daha komik.
sevgili sevgilim,
bu mektubu hala okuyorsan, standartların bayaa düşük demektir. kalp kalbe karşıdır demişler.
satırlarıma burada son verirken, kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür eder, iyi günler dilerim.
imza: aşkın gözyaşları
bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir.
seni beklemedim değil, inan bana bekledim. boğanın orda bekledim mesela, haldun taner'in önünde bekledim. ama sen hiç gelmedin. herkesin geldi beklediği. ama sen, gelmedin.
"bu mektubu okuyorsan, ben hayatta değilim demektir" demiştim bi ara, hatırlar mısın? yalan söyledim. senin bu mektubu okumanla benim hayatta olup olmamamın ne alakası var? biraz safsın sevgilim, seni bu yüzden de seviyorum işte.
yalnızlık allaha mahsus derler. temizlik imandandır da derler. ben tertemiz duygularla seviyorum seni. hiç karşılaşmadık ama, eminim ki çok güzelsin. ama bana dair beklentilerini pek yüksek tutmamanı tavsiye ederim. kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır derler. bissürü karadeniz fıkrası biliyorum ben. mesela, temele bi gün sormuşlar "senin adın dursun mu?" diye, "durmasun" demiş. bu tarz fıkralar ama daha komikleri. ilk aklıma bu geldi bunu anlattım ama çok komik diil bu, ötekiler daha komik.
sevgili sevgilim,
bu mektubu hala okuyorsan, standartların bayaa düşük demektir. kalp kalbe karşıdır demişler.
satırlarıma burada son verirken, kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür eder, iyi günler dilerim.
imza: aşkın gözyaşları
Duvar Yazısı
duvarlar var.
pencereler
ve parmaklıklar.
duvarlar,
birleşmeye meyyal,
içi dışı bir
tek yüzlü
(uğultuyu duyuyor musunuz?)
sıvasız,
ruhsuz,
taştan
duvarlar.
"umut bile değil
özgürlüğüm.
düşündükçe dolanıyor
zincirlerim.
itaatsizim
ki,
sırtımda kırbaç izleri"
duvarlar
yıkılmaya meyyal.
(sanki biri homurdanıyor)
fakat,
tutsaklık
alışkanlık
yapar.
(hayır, insan sesine benzemiyor)
duvarlara ihtiyacımız var.
"soramıyorum bile:
ben
kimin kölesiyim?"
(...)
(...)
(ya hiç susmazsa?)
pencereler
ve parmaklıklar.
duvarlar,
birleşmeye meyyal,
içi dışı bir
tek yüzlü
(uğultuyu duyuyor musunuz?)
sıvasız,
ruhsuz,
taştan
duvarlar.
"umut bile değil
özgürlüğüm.
düşündükçe dolanıyor
zincirlerim.
itaatsizim
ki,
sırtımda kırbaç izleri"
duvarlar
yıkılmaya meyyal.
(sanki biri homurdanıyor)
fakat,
tutsaklık
alışkanlık
yapar.
(hayır, insan sesine benzemiyor)
duvarlara ihtiyacımız var.
"soramıyorum bile:
ben
kimin kölesiyim?"
(...)
(...)
(ya hiç susmazsa?)
Son Akşam Yemeği
- bu ekmek benim etim, bu şarap benim kanım.
+ bu salatalık turşusu neyin?
- ciddi bi şey konuşuyorum yahuda.
+ ısırık aldım da demin, sakata gelmeyelim diye...
- yahuda, bak seni babama şikayet ederim, yeter artık...
+ hep babanın arkasına saklanıyosun isa. birey ol birey... petrus, bırak sen de şu turşuları. ne oldukları belli diil...
- artık hesabı isteyelim bence, bu yemeğin iyice tadı kaçtı.
+ vaay... öyle olsun isa, görürsün sen.
Bir Delinin Günlüğü
sevgilim günlük,
galiba gene aklıma kaçırdım. tutamıyorum düşüncelerimi, kaçırıveriyorum. bilinçaltıma bez bağladım ben de, naapiyim? pek rahat değil ama, en azından belli olmuyor düşünce kaçırdığım. arkadaşlarıma ayıp olmasın...
sevgilim günlük,
ne güzel bi adın var. anlamı ne? benim adımın anlamı yok. arkadaşlarım bana kısaca deli derler. gerçekle bağımı koparmışım, öyle diyorlar. onlar benden daha gerçekçiler doğru, ama bilmiyorlar ki ben onlardan daha gerçeğim. arkadaşlarım hep doktor, hemşire, okumuş çocuklar yani. ben de onların aklını okuyorum. ben okumayı çok severim. bir de sahilde uzun yürüyüşleri.
odamın duvarları yumuşacık, günlük. ne kadar şanslıyım, değil mi? duvarlarımda özgürlük payı var sanki. bazen, dışarıyı düşünürüm ellerimi duvarlarımda gezdirirken. dışarıyı özlerim, bulutların geçişini, güneşte ıslanmayı, gölgede kurumayı... hapishanede gibi hissederim kendimi. sonra dışarıdaki insanları düşünürüm. bana bakışlarını, tavırlarını, üzerime sıçrayan korkularını, ve korkmaktan utandıklarında üstüme saldıkları öfkelerini... o zaman, sertleşsin isterim duvarlarım, daha da soğusun. hapishanem sığınağa dönüşür, duvarlarımı severim.
sevgilim günlük,
aklıma kaçırdığım son düşünce neydi biliyor musun? "ya dışarısı yoksa?" ya dışarısı yoksa? o zaman hapishanede miyim, sığınakta mı? ya dışarısı yoksa günlük? duvarlarım tek yüzlüyse... beni engelliyorlar mı, beni koruyorlar mı? ikisi de değil. değil mi? dışarı çıkmalıyım günlük, ki içeri girebileyim.
sevgilim günlük,
bu günlük bu kadar.
Hoşgeldiniz
"hoşgeldiniz", bir birleşik kelimedir. "hoş", "gel", "din" ve "iz" kelimelerinden oluşur. çeşitli kullanım alanları vardır, fakat ben yalnızca birine değineceğim.
belli bir tonla, daha doğrusu belli belirsiz bir tonla söylendiğinde, odasından annesinin psikolojik baskısıyla çıkarılan çocuğun/ergenin salonda oturan misafir grubuna samimiyetsizce sarfettiği bir karşılama nidası olarak kullanılır. "hoşbulduk evladım" der misafirler, karşılık olarak. ya da çocuk dışarıdan (tercihan okuldan) eve gelmiş ve salonda pusuya yatmış misafirlerle yüzyüze gelmiş de olabilir. o zaman misafirler "sen de hoşgeldin" şeklinde karşılık da verebilirler, isteğe bağlı olarak.
"öpsem mi la bunları" diye geçirir içinden çocuk selamlaşmayı takip eden sessizlikte. anne, o sessizliği doldurma telaşıyla aniden salonda bulunan en yaşlı kişiyi tespit edip "öpsene yavrum bilmemne teyzenin elini" diyebilir, sanki çocuk her gelenin eline yapışıyormuş da bugün hazırlıksız yakalanmış hissi vermeye yönelik zorlama bir sırıtışla. bu durumda çocuk, kapı eşiğinin güvencesini arkada bırakmanın psikolojik yüküyle gözlerini öpeceği (büyük ihtimal buruşuk ve lekeli) ele kilitlemiş bir şekilde söz konusu teyzeye usulca yaklaşır, vazifesini yerine getirir. teyze "berhudar ol" ya da ona benzer bi şeyler der ama çocuk duymaz bile. hatta o sırada teyze tarafından iştahlı bir öpücük vasıtasıyla yanaklarına kondurulan bakteri kültürünü bile umursamaz. diğer misafirleri öpecek mi, öpecekse nerelerinden öpecek, onu düşünmektedir. her uzatılan eli öper sırayla. bazıları ne zamandır bu anı bekliyomuş gibi ellerini çocuğun ağzına ağzına uzatır, bazıları da sanki çocuk hastalıklıymış da hastalığını ağız yoluyla bulaştırmaya çalşıyormuş gibi sertçe indirir ellerini çocuk tam öpecekken. hiçbir bilinen kuralın olmadığı, eller ve dudaklardan müteşekkil bir kaostur bu.
bu süreç sonunda kendini yorgun ve kirlenmiş hisseden çocuk, yeni bir sessizliğe mahal vermesi durumunda okuluyla ilgili bir soru sorulmasına zemin hazırlayacağının farkındadır. ödev mödev bi şeyler geveleyip odasına atar kendini. ağlamaklıdır. walkman'ine rastgele bir kaset yerleştirir, kulaklıklarını takar, mümkün olduğunca soyutlamaya çalışır kendini odasının duvarlarının dışındaki dünyadan. geometri çalışmaya başlar sonra. ertesi gün sınavı vardır.
not: bu anlattıklarım tamamen hayal ürünüdür. bi arkadaşımın başına gelmiş de olabilir.
belli bir tonla, daha doğrusu belli belirsiz bir tonla söylendiğinde, odasından annesinin psikolojik baskısıyla çıkarılan çocuğun/ergenin salonda oturan misafir grubuna samimiyetsizce sarfettiği bir karşılama nidası olarak kullanılır. "hoşbulduk evladım" der misafirler, karşılık olarak. ya da çocuk dışarıdan (tercihan okuldan) eve gelmiş ve salonda pusuya yatmış misafirlerle yüzyüze gelmiş de olabilir. o zaman misafirler "sen de hoşgeldin" şeklinde karşılık da verebilirler, isteğe bağlı olarak.
"öpsem mi la bunları" diye geçirir içinden çocuk selamlaşmayı takip eden sessizlikte. anne, o sessizliği doldurma telaşıyla aniden salonda bulunan en yaşlı kişiyi tespit edip "öpsene yavrum bilmemne teyzenin elini" diyebilir, sanki çocuk her gelenin eline yapışıyormuş da bugün hazırlıksız yakalanmış hissi vermeye yönelik zorlama bir sırıtışla. bu durumda çocuk, kapı eşiğinin güvencesini arkada bırakmanın psikolojik yüküyle gözlerini öpeceği (büyük ihtimal buruşuk ve lekeli) ele kilitlemiş bir şekilde söz konusu teyzeye usulca yaklaşır, vazifesini yerine getirir. teyze "berhudar ol" ya da ona benzer bi şeyler der ama çocuk duymaz bile. hatta o sırada teyze tarafından iştahlı bir öpücük vasıtasıyla yanaklarına kondurulan bakteri kültürünü bile umursamaz. diğer misafirleri öpecek mi, öpecekse nerelerinden öpecek, onu düşünmektedir. her uzatılan eli öper sırayla. bazıları ne zamandır bu anı bekliyomuş gibi ellerini çocuğun ağzına ağzına uzatır, bazıları da sanki çocuk hastalıklıymış da hastalığını ağız yoluyla bulaştırmaya çalşıyormuş gibi sertçe indirir ellerini çocuk tam öpecekken. hiçbir bilinen kuralın olmadığı, eller ve dudaklardan müteşekkil bir kaostur bu.
bu süreç sonunda kendini yorgun ve kirlenmiş hisseden çocuk, yeni bir sessizliğe mahal vermesi durumunda okuluyla ilgili bir soru sorulmasına zemin hazırlayacağının farkındadır. ödev mödev bi şeyler geveleyip odasına atar kendini. ağlamaklıdır. walkman'ine rastgele bir kaset yerleştirir, kulaklıklarını takar, mümkün olduğunca soyutlamaya çalışır kendini odasının duvarlarının dışındaki dünyadan. geometri çalışmaya başlar sonra. ertesi gün sınavı vardır.
not: bu anlattıklarım tamamen hayal ürünüdür. bi arkadaşımın başına gelmiş de olabilir.
İlahinnaz
şansımıza tüküriyim,
tanrımız nazlı çıktı.
aramak, sormak da yok,
yaratıp kaçtı...
oturmuş arşın bir köşesine,
bir elinde cımbız,
bir elinde dünya.
düşünüyorum,
düşünüyorum,
cogito ergo sum.
ben de naz yapıcam bundan sonra,
tanrı varsa,
ben yokum.
Yağmur
yağmur bastırdı birden. damlalar, pıt pıt cama vurup, sık ve keskin kavislerle ağır ağır süzülüyordu parapete doğru. bardaktan boşanırcasına ve uzaklardan geliyor hissi veren boğuk bir şırıltıyla, bir uğultuyla yağan yağmur, belli belirsiz bir avarelik ve gayet açık bir acele katıyordu sokaktan geçen insanların yürüyüşlerine. önce sanki belli bir düzenle seyreldi insanlar, sonra birden kayboldular. binlerce sudan nefer, on dakikada işgal edivermişti sokağı. gök gürültüleri, apayrı, daha yüce, daha kutsal bir hava veriyordu sanki yağmura. ve gök gürültülerinden biraz önce, maviye çalan bir beyazlıkla aydınlanıveriyordu tabaka tabaka bulutların gölgelediği sokak, bir anlığına... yaklaşık yarım saattir oturuyordu pencerenin önünde. yaklaşık yarım saat seyretti, dinledi. sonra uğultu, başladığı gibi kesiliverdi birden. yaz yağmuru çabuk diner demişler. daha doyamamıştı ki ama... sanki yarım kalmıştı yağmur. "makinist!" diye bağırmak geldi içinden... sofadan indi.
mutfaktaki annesine:
- ben dolaşmaya çıkıyorum. dedi.
- bu yağmurda mı? diye sordu annesi, büyük, gümüşî bir tencereyi eskiden beyaz olan bir bez parçasıyla kurularken.
arap kızı, bir itirafta bulunacakmış gibi, yere indirdi bakışlarını:
- yağmur dindi...
mutfaktaki annesine:
- ben dolaşmaya çıkıyorum. dedi.
- bu yağmurda mı? diye sordu annesi, büyük, gümüşî bir tencereyi eskiden beyaz olan bir bez parçasıyla kurularken.
arap kızı, bir itirafta bulunacakmış gibi, yere indirdi bakışlarını:
- yağmur dindi...
Birinci Günden Sevişelim Diyen Erkek
- birinci günden sevişelim.
+ anlayamadım?
- birinci günden sevişelim.
+ pardon?
- birinci günden sevişelim.
+ ne bakmıştınız? prezervatif mi lazımdı?
- birinci günden sevişelim.
+ ne diyorsun, kardeşim?
- birinci günden sevişelim.
+ allah allah, deli misin manyak mısın? eczane burası, sen farkında mısın nerde olduğunun?
- birinci günden sevişelim.
+ çık kardeşim dışarıya. sabrımı sınama benim.
- birinci günden sevişelim.
+ uğraşamam seninle, polisi arıyorum bak.
- birinci günden sevişelim.
+ benden günah gitti.
- birinci günden sevişelim.
+ alo, dükkanda bi adam rahatsız ediyo beni. çıkmıyo. deli galiba. efendim? birinci ne? ne sevişmesi memur bey? haydaa... kamera şakası mı lan bu?
- birinci gün...
+ lan sus! polisle de mi anlaştın? polis de aynı şeyi söyledi telefonda! kimsin lan sen? siktir git dükkanımdan.
- birinci...
+ sus lan! çık lan dışarıya! terbiyesiz herif! kafanı kırarım senin. bak müşteri geliyo, kapa çeneni, ağzını yüzünü dağıtırım senin.
- ...
+ buyrun beyfendi?
x birinci günden sevişelim.
+ ne?
x birinci günden sevişelim.
- birinci günden sevişelim.
+ allahım, neler oluyor? lan utanmıyo musunuz, koskoca adamlarsınız? lan hasta mısınız yoksa? neler oluyo lan?!!!!
- birinci...
+ al lan sana orospu çocuğu! al lan sana... konuşsana lan şimdi de! sevişelim desene! al lan! nooldu, konuşamıyo musun kemiklerin kırılınca? gel lan buraya, sıra sende...
x birinci günden...
+ hala da konuşuyo lan! al lan! al lan! hadi şimdi konuş! konuşsana lan piç! ha? konuşsana hadi! inlemek olmaz, konuş lan! birinci günden sevişelim desene hadi... desene! birinci günden sevişelim! birinci günden sevişelim! hadi! birinci günden sevişelim! birinci günden sevişelim!
* hop! ismet abi dur, naapıyosun, kendine gel!
+ birinci günden sevişelim!
* ismet abi, öldürüceksin adamı, bırak!
+ birinci günden sevişelim!
* ne diyosun abi?
+ birinci günden sevişelim!
* abi?
+ birinci günden sevişelim!
Türklerin İslamiyeti Seçmelerinin İkinci Günü
- zekatı ne bozuyordu?
+ zekat bozulmaz. oruç o. zekat fakirlere verilen.
- hadi ya? ben de namaz veriyodum fakirlere.
+ nasıl verirsin ki namaz?
- karşılığında abdest alıp işte... öyle değil miydi?
+ namaz kılınır kılınır...
- e fakirler aç mı kalsın?
+ zekat ver işte onlara da!
- zekat fakiri bozar diye ayet yok muydu?
+ yav sen hiç dinlememişsin ki ama...
- benim kalbim temiz.
+ zekat bozulmaz. oruç o. zekat fakirlere verilen.
- hadi ya? ben de namaz veriyodum fakirlere.
+ nasıl verirsin ki namaz?
- karşılığında abdest alıp işte... öyle değil miydi?
+ namaz kılınır kılınır...
- e fakirler aç mı kalsın?
+ zekat ver işte onlara da!
- zekat fakiri bozar diye ayet yok muydu?
+ yav sen hiç dinlememişsin ki ama...
- benim kalbim temiz.
Rüya
+ bir rüyadasın.
- rüya mı? hayır, sanmıyorum. her şey çok gerçekçi.
+ bir rüyadasın, ve yakında uyanacaksın.
- iyi o halde, uyanmak iyidir.
+ uyandığında, bu rüyaya dair hiçbir şey hatırlamayacaksın. uyanacaksın ve artık şimdiki sen olmayacaksın. başka birisin bu rüyanın ötesinde.
- hatırlamayacağım bir rüyadayım, öyle mi? şu kendime baktığımda gördüklerim, kendi hakkımda düşündüklerim hep yok olup gidecek yani uyandığımda?
+ evet. hatırlanmayan rüyanın hiç görülmemiş rüyadan farkı nedir ki? uyandığın anda, hiç varolmamış olacaksın. uyanan, sana yabancı biri olacak. şu anda uyuyan yabancı.
- fakat, her şey çok gerçekçi...
+ evet, gerçekçi. fakat, şu gördüklerin, bu içinde bulunduğun kurmaca dünya hiç var olmamış olacaksa, şu anda vardır diyebilir misin?
- var, görüyorum.
+ gözlerin de hiç varolmamış olacak.
- saçmalıyorsun. sana inanmıyorum.
+ biliyorum. bana inanmanı beklemiyorum. bu, inanılması imkansız bir gerçek.
- peki, ne yapmalıyım?
+ söylediklerimi unutmalısın.
- unutabilir miyim, bilmiyorum.
+ istemesen de unutacaksın yakında, sanki hiç duymamışsın gibi...
- rüya mı? hayır, sanmıyorum. her şey çok gerçekçi.
+ bir rüyadasın, ve yakında uyanacaksın.
- iyi o halde, uyanmak iyidir.
+ uyandığında, bu rüyaya dair hiçbir şey hatırlamayacaksın. uyanacaksın ve artık şimdiki sen olmayacaksın. başka birisin bu rüyanın ötesinde.
- hatırlamayacağım bir rüyadayım, öyle mi? şu kendime baktığımda gördüklerim, kendi hakkımda düşündüklerim hep yok olup gidecek yani uyandığımda?
+ evet. hatırlanmayan rüyanın hiç görülmemiş rüyadan farkı nedir ki? uyandığın anda, hiç varolmamış olacaksın. uyanan, sana yabancı biri olacak. şu anda uyuyan yabancı.
- fakat, her şey çok gerçekçi...
+ evet, gerçekçi. fakat, şu gördüklerin, bu içinde bulunduğun kurmaca dünya hiç var olmamış olacaksa, şu anda vardır diyebilir misin?
- var, görüyorum.
+ gözlerin de hiç varolmamış olacak.
- saçmalıyorsun. sana inanmıyorum.
+ biliyorum. bana inanmanı beklemiyorum. bu, inanılması imkansız bir gerçek.
- peki, ne yapmalıyım?
+ söylediklerimi unutmalısın.
- unutabilir miyim, bilmiyorum.
+ istemesen de unutacaksın yakında, sanki hiç duymamışsın gibi...
Hücre
Gözlerini açmadan ışığı gördü. Pencerenin paslı parmaklıklarının arasından sızan gün ışığı taş duvarlardaki küf, yosun ve küme küme saçılmış çentiklerden sonra, yatağında sırtüstü uzanan mahkumun gözkapaklarını aydınlatmıştı. Ciğerlerinde, insanı bu izbe hücrenin duvarlarından bile daha sıkı saran rutubeti hissetti. Sessizliği dinledi bir süre. Sessizlik o kadar yoğundu ki, diğer bütün sesleri bastıran duyulmaz bir ses gibiydi. Yalnız, ara sıra, metal yemek tasının içinde oynaşan hamamböceklerinin belli belirsiz tıkırtılarını duyar gibi oluyordu. Zamanın iyice yavaşladığını, dakikaların ve hatta saatlerin tekinsiz bir durağanlıkta eriyip yok olduğunu hissetti. Gözlerini açmıyordu. Daha önce görmediği bir şey göreceği yoktu sonuçta. Yeni bir gün daha. Bir öncekinden hiçbir farkı olmayan, yalnızlık ve sessizlikten mamul yeni bir gün. Pencere parmaklıklarının ardında hapsolmuş hep aynı gökyüzü parçası, ve güneşin ve bulutların ruhsuz resm-i geçitleri.
“Bundan sonra yataktan hiç kalkmasam ne olur?” diye düşündü. “Açlıktan ve susuzluktan iyice bitkin düşerim, sonra zaten istesem de kalkamam. Ölürüm. Bu Allahın belası güneş de uykumu bölemez böylece.” Bunları uzun zamandır her sabah düşünüyordu. Her güne ölmeyi arzulayarak ve yeni günü lanetleyerek başlıyordu. Tekrar uykuya dalmaya karar verdi. Belki, rüya bile görebilirdi. Ne kadar rüya görse kar sayıyordu. Gerçi son zamanlarda rüyaları bile tekdüzeleşmişti. Hatta bir keresinde rüyasında saatlerce sessizliği dinlediği bile olmuştu. Yine de, uyumak yapılabilecek en akıllıca iş diye düşündü.
-Merhaba!
Birden zihnindeki her şey dağılıverdi. Uzun zamandır böylesine irkilmemişti. Ani bir hareketle yatağında doğruldu. Yıllardır boş olan karşı duvardaki yatakta kendisi gibi zayıf ve bitkin bir yabancı oturuyordu. Üzerine güneş vurmuyordu. Çökmüş avurtlarının hemen üstünde oyuklarına kaçmış gibi duran gözleri, genç sayılabilecek yaşta biri için fazlaca yorgun ve ruhsuz bakıyordu.
Mahkum, yıllardır ilk defa bir insan görüyordu. Hayal miydi bu? Deliriyor muydu yoksa? Yabancı, karşısındakinin zihnini toplama çabasını küçümsercesine tekrarladı:
-Merhaba. Adım Louis. Senin adın ne?
Ağzı konuşmayı unutmuş gibiydi. İlk bir-iki yıl boyunca kendi kendine konuşmuştu çok yalnız hissettiğinde veya sessizlik çok güçlendiğinde. Ama sonra susmuştu, delirmekten korktuğu için. Hoşuna gitmeyen şeyler söylemeye başlamıştı, kendi söylediklerine sinirlenip bağırdığı bile olmuştu duvarlara. İkiye bölündüğünü hissetti bir gün, yine kendini bağıra çağıra azarlarken. O anda sustu. Elindeki tek şeyi kaybetmekten o kadar çok korktu ki, bir daha hiç konuşmadı. Yoksa, suskunluğu aklını kaybetmesine engel olamamış mıydı? Karşısında sakince oturan bu sıska, solgun, hayaletimsi mahluk kendi zihninin bir marifeti miydi? Gözlerine kenetlenmiş yarı açık gözleriyle ondan ısrarla bir yanıt bekliyordu yabancı.
Yeminini bozdu.
-Kimsin sen?
-Ben Louis. Senin adın ne?
Adını hatırlayınca kısık ve çatlak bir sesle cevap verdi:
-Adım… Henri. Buraya nasıl girdin?
-Gardiyanlar tıktı buraya. Sen uyuyordun.
-Nereden?
-Nasıl nereden?
-Nereden girdin?
-Kapıdan…
-Hangi kapı?
Yabancı, soruyu anlayamamıştı.
Pencerenin karşısındaki duvarın dibinde küçük bir oyuk vardı. Paslı, sürgülü bir kapak günde iki defa açılır, o oyuktan yemek ve su verilirdi. Henri, elinin titrediğinin farkına varmadan, yemek tasının ve su kabının arkasındaki kapağı işaret ederek tekrar sordu:
-Hangi kapı? Bu mu?
Yabancı, kendisine gösterilen yere baktı. Sonra tekrar Henri’ye. Uzun uzun Henri’ye baktı.
-Hayır, o bir kapı değil. Oradan ancak fareler girebilir.
Louis, ayağa kalktı, duvara doğru yürüdü. Yerdeki oyuğun önünde durdu ve duvarı göstererek:
-İşte, bu kapıdan girdim, dedi.
Henri tam itiraz edecekti ki Louis eliyle duvara iki kez vurdu. Duvardan metal sesi geldi. Henri’nin hayretten donakaldığını görünce kapıya ardı ardına 4-5 kez daha vurdu, gözlerini Henri’den ayırmadan.
-Bu imkansız! Orada kapı yoktu!
-İşte, burada.
-Evet, ama yoktu.
-Bu hücrenin bir kapısı olmadığını mı söylüyorsun?
-Evet, yoktu.
-Peki, sen nasıl girdin o halde? Yoksa, burada mı doğdun?
-Ben…
Bakışları cevabı duvarlardaki yosunlarda, ayaklarındaki böcek ısırıklarında ve yabancının yatakta bıraktığı kırışıklıklarda aradı. Ayağa kalktı, kapıya doğru yürüdü. Dokundu. Ellerinde demirin soğukluğunu hissetti. Menteşeleri gördü. Yabancı, yine yatağına oturmuş, ellerini hayretle duvarda, kapıda, menteşelerde gezdiren Henri’yi seyrediyordu.
-Evet, dedi Henri, bu bir kapı.
-Öyle… Ve sen de o kapıdan girmiştin. Başka türlüsü mümkün mü?
-Evet, öyle olmalı. O kadar uzun zaman oldu ki… Unutmuş olmalıyım.
-Gözünün önünde duran kapıyı nasıl unutabilirsin?
İkisi de Henri’nin delirmiş olduğunu düşünüyordu.
-Ne kadar zamandır buradasın? diye sordu Louis.
-Bilmiyorum… Yıllardır.
-Suçun neydi?
Henri’nin bakışları perde perde donuklaştı. Zaman daha da yavaşlamıştı sanki. Bir süre orada, kapının önünde, nerede olduğundan habersizmiş gibi, sanki havada asılı kaldı. Sonra, ayaklarını sürüyerek yürümeye başladı. Yatağına oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Zaman durdu.
Henri, bir hücrede yaşamasının olağan olmadığının, buraya kapatılmasının bir sebebi olması gerektiğinin farkına varmış ve dehşete düşmüştü. Hücre, bedeni gibi bir parçasıydı sanki. Bir hücrede yaşamak bir bedene sahip olmak kadar doğal, sıradan, sorgulanmayacak bir şey gibi gelmişti ona. İnsan hiç sorar mı neden bir bedendeyim diye?
Şimdi, Louis’in sorusuyla sanki zihni parmaklıklı pencereden süzülerek hücrenin dışına çıkmıştı. Uçsuz bucaksız bir orman gördü, onlarca metre yüksekliğinde ağaçlar. Kuşların, böceklerin seslerini duydu. Sonra, dalga sesleri geldi kulağına. Ormandan denize inen dimdik bir yar ve telaş içinde yuvarlanarak kendilerini denize atan küçük taş parçaları. Ufukta gökyüzüne dönüşen bir denizin üzerinde, tek tük bulutlar, ve küçücük bir bulutun ardına gizlenmiş utangaç güneş. Sonra, hapishaneyi gördü. Hücresinin dökük duvarlarını, rutubeti, duvardaki bir çatlaktan kafasını uzatmış bir hamamböceğini… ve, daha dikkatli bakınca, karşılıklı iki yatakta oturan iki yabancının bedenlerini gördü. Biri acı çekiyor gibi iki büklüm olmuş, diğeri anlamsız bakışlarla onu süzüyordu. Paramparça kıyafetleriyle bu iki çürük beden ne arıyordu o hücrenin içinde?
Louis sorusuna cevap alamayacağını anlamıştı. Henri’nin aklından geçenleri de merak etmiyordu açıkçası. Hücre arkadaşını hayal dünyasında yalnız bırakarak yatağına uzandı. Çok geçmeden, Henri’nin sesini duydu:
-Ya sen? Sen neden buradasın?
Louis, aklını kaçırdığı besbelli olan bu adamla uğraşmak istemiyordu. Mümkün olduğunca uzak durmak, soğuk davranmak en iyisiydi.
-Sonra konuşuruz. Çok yorgunum, uyumak istiyorum.
-Hayır, lütfen, söyle. Belki böylece ben de burada olma sebebimi hatırlayabilirim.
Louis, başını hafifçe doğrultarak Henri’ye baktı.
-Tamam, söyleyeyim. Ama sonra uyumak istiyorum.
-Tamam.
-…
-Evet? Neden burdasın?
-…
-Ne oldu?
Louis, gözlerini kapamıştı. Kendi kendine fısıldadı:
-Hatırlayamıyorum.
Birden ayağa fırladı. Bakışları duvarların ötesindeki bir noktaya kilitlenmişti. Kurumuş ağaç dalını andıran ellerini sıkıca yumruk yapmış, kendi kendine “ben neden burdayım?” diye sayıklıyordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın hatırlayamıyordu. Ve sanki, git gide daha da siliniyordu hafızası. Biraz önce hatırlıyor olduğuna emindi neden burada olduğunu. Sonra, bu hapishaneye getirilişini hatırlayamadığını farketti. Sonra, hücrenin dışındaki koridoru…
Kapıya doğru koştu. Farkında olmadan Henri’nin yemek tasını tekmeleyerek hücrenin ortasına fırlatmıştı. Kendini kaybetmiş gibiydi. Kapıyı yumruklamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu:
-Gardiyan! Gardiyan!
Bütün gücüyle vuruyordu. Elleri acıyordu. Bağırmaktan boğazı acıyordu.
-Gardiyan! Gardiyan!
Sonra birden sustu. Sakinleşti. Bakışları donuklaştı, hatta anlamsızlaştı. Ellerini açtı, avuçlarını biraz önce yumrukladığı yerde usulca gezdirmeye başladı. Dudaklarını ısırıyor olduğunun farkında değildi. Sesizliğin kulaklarındaki uğultusu rahatsız edici olmaya başladığında, sanki bir şey hatırlamış gibi sordu:
-Kapı nerde?
Taştan bir duvara dokunuyordu.
-Henri, kapı nerde?
-…
-Henri?
Louis arkasını döndüğünde, hücrede kendisinden başka kimsenin olmadığını farketti. Henri’ye yıllardır musallat olan o kabir sessizliği, tüm şiddetiyle şimdi de Louis’i esir almıştı bir anda. Henri buharlaşıp uçmuştu sanki. Nasıl? Yatakların altına baktı, yaptığının anlamsız olduğunu bilerek. Aklı bu yaşadıkları karşısında adeta sinmiş, pes etmişti. Hiçbir şey düşünemiyordu. Yatağına oturdu. Hücrenin kemikleşmiş durağanlığına teslim olmuş, hatta hücrenin bir parçası olmuş gibi uzun süre hareketsiz kaldı. Neredeyse nefes dahi almıyordu. Gözlerini kapadı sıkıca, karanlığa baktı bir süre, sonra gözlerini açıp kapıya baktı, yine sadece taştan duvarı gördü. Ne kadar olduğunu anlayamadığı bir süre sonra, yaşadığı sıkıntılardan, açlıktan ve yorgunluktan dolayı zihninin karıştığına, uyumanın iyi gelebileceğine kanaat getirdi. Sırtüstü yatağa uzandı. Gözlerini kapadı ve hiçbir şey düşünmeden uykuyu beklemeye başladı.
***
Louis uyandığında, ertesi sabah olmuştu. Neredeyse bir gün boyunca uyumuş olmalıydı. Henri yüksekçe pencerenin altında durmuş, paslı parmaklıkların ve tek tük bulutların ardındaki gökyüzüne bakıyordu. Louis’in uyandığını farkedince acele etmeden arkasına döndü:
-Uyanmışsın.
-Dün… ne oldu? Nasıl çıktın burdan?
-Anlatacağım.
Louis, kapıya baktı, yine sadece duvar vardı. Sürgülü kapağın önünde duran tasa lapaya benzer bir şey konmuş olduğunu farketti. Yanındaki kapta ise su vardı.
-Benim payım nerde?
-O senin…
Louis, yemek tasının yanına bağdaş kurup ellerini kaşık gibi kullanarak lapadan yemeğe başladı. Zihni o kadar yavaş çalışıyordu ki. Eğer sorgularsa aklına hakim olamayacağından korktuğu için, yaşadığı inanılmaz şeyler sıradan olaylarmış gibi düşünmeye çalışıyordu.
-Yemeği getiren gardiyanla konuştun mu hiç? diye sordu, ağzındaki lapa izin verdiği kadarıyla.
-Hayır, çok uğraştım ama hiç cevap vermedi.
Yemeğini bitirmedi. Yavaş hareketlerle ayağa kalktı, yatağına gidip oturdu. Zorlanarak, odadaki rutubeti adeta yararak pencereden sızan gün ışığı henrinin ağarmaya yüz tutmuş saçlarını aydınlatıyordu. Sonsuz gökyüzünde küçücük bir buluta hapsolmuş güneş, ışığıyla Henri’den yardım istiyor gibiydi.
Louis bir süre bekledi Henri’nin konuşmaya başlamasını. Hem güneşi ve hem de Louis’i görmezden geliyor gibiydi.
-Evet, anlat hadi. Neler oluyor burada?
Henri, sırtını, pencerenin altında, duvara yasladı, omuzlarına bir yük binmiş de desteğe ihtiyaç duymuştu sanki. Gözleri her şeyi biliyor, ağzı hiçbir şey bilmiyor gibiydi. Uzun süre düşündü. Louis, zihninin neredeyse tamamen uyuştuğunu hissetmesine ve yapay umursamazlığına can havliyle tutunuyor olmasına rağmen sabrını yitirmeye başlıyordu.
-Neler oluyor? Deliriyor muyum ben de senin gibi?
Henri, gözlerini hücrenin olmayan kapısına, tehditkar, karanlık bir heyula gibi yükselen bomboş taş duvara dikerek cevap verdi:
- Olmayan şeyler görüyorsun.
-Kapıyı mı? Ama onu sen de görmüştün.
Henri başını iki yana salladı.
-Beni.
Louis hiçbir şey düşünemiyordu. Zihni, hücre kadar durağan ve ruhsuz, küflü duvarlar kadar ölüydü şimdi. Ürperdiğini hissetti. İçten içe titriyordu.
-Seni mi? Ne demek istiyorsun?
-Dün ortadan kayboldum, değil mi? Arkanı döndün ve beni göremedin.
-Evet.
-Arkanı döndüğünde gerçeği görmüştün. Yani, aslında orada olmadığımı. Hiçbir zaman orada değildim. Delirdiğini düşündüğün an, en aklı başında olduğun andı aslında. Ve şimdi, yine aklın karışık. Yine beni görüyorsun.
-Buna inanmamı nasıl beklersin? İşte, karşımdasın, benimle konuşuyorsun. Beni aslında var olmadığına mı ikna etmeye çalışıyorsun?
-Ben varım, ama gerçek değilim. Bir hücrede değil, senin zihninde varım.
-Neler söylüyorsun?
-Beni sen yarattın. Sen benim tanrımsın. Ama tanrım beni farkında bile olmadan yaratmış. Karanlık zihninde doğdum, sahipsiz bir piç gibi. Ve şimdi, tüm adaletsizliğinle beni reddediyorsun.
-Sen gerçekten de delisin. Benden çok daha fazla delisin sen. Ben yeni geldim buraya, sen yıllardır burada değil misin?
-Evet. Yıllardır senin zihnindeydim. Ama birbirimizi ilk defa dün gördük. Kendi zihninde hapsolman gerekiyordu bunun için.
-Kendi zihnimde mi?
-Dün gözünün önünden kaybolduğumda, yok olmadım. Sadece, şu gördüğün ben olmaktan çıktım. Bedenim ve zihnim havadaki rutubet gibi senin zihnine yayıldı. Her şeyi gördüm.
-Bu saçmalıklara inanamam.
-Bütün hayatım, hatırladığım her şey yalandan ibaretmiş. Senin yalanların.
-…
Louis, bu konuşmaya devam edip etmeme konusunda kararsız kalmıştı. Henri’nin söylediklerine anlam vermeye, bir gerçek kırıntısı yakalamaya çalışıyordu.
-Sen benim zihnimdesin öyle mi? Bir hayalsin yani…
-Evet.
-Peki ya bu hücre?
-O da senin zihninde, ama o gerçek.
-Anlayamıyorum. Saçmalıyorsun.
-Ben gerçek değilim. Şu anda aslında kendinle konuşuyorsun. Söylediklerim, gözardı ettiğin düşüncelerin. Bana kulak asmayabilirsin. Seni hiçbir şeye zorlayamam. Ama bu hücre gerçek, senin zihninde olmasına rağmen gerçek, çünkü bu hücreden dışarı çıkamıyorsun. Burada kısılı kaldın. Buradaki tutsaklığın, gerçek. Burası gerçek.
-Hayır, anlayamıyorum.
-Söylediklerimi düşünen sensin. Aslında neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun. Ama kaçıyorsun. Yüzleşemiyorsun. İtiraf edemiyorsun.
-Neyi?
-Kendi zihninde hapsolduğunu. Ben olduğunu. Bu hücre olduğunu.
Louis, nefes almakta zorlanıyordu. Ayağa kalktı. Dalgın bakışları kaybettiği bir şeyi arıyor gibi hücrede dolaştı bir süre. Yere oturdu. Kalan lapasını yemeğe başladı. Bir şey düşünüp düşünmediği bakışlarından ve hareketlerinden seçilemiyordu. Lapayı bitirdi. Ayağa kalktı. Yemek kabını yerden aldı ve var gücüyle savurarak Henri’nin tam alnına güçlü bir darbe indirdi ve sanki kendi başına darbe yemiş gibi bir anda dengesini yitirerek yere yığıldı. Başına çok şiddetli bir ağrı saplanmıştı. Alnını elleriyle sertçe ovalıyor, hücrenin buz gibi zemininde iki büklüm olmuş kıvranıyordu. Ağrı yavaş yavaş dinmeye başlayınca sımsıkı kapadığı gözlerini açtı. Gece gibi karanlıktı. Gözlerini ovuştururken hücrenin zemininden vücuduna işleyen soğuk yavaş yavaş hissedilmez oldu. Karanlıkta zar zor seçtiği yatağa doğru elini uzattı. Yatak, karanlıkta kayboldu. Duvarlar kayboldu. Eli kayboldu. Bedenini algılayamıyordu. Nefes alıp verdiğinden bile emin olamadı. Ve sonra, sessizlik kayboldu.
Hiçbir şey düşünmüyor, hiçbir şey hissetmiyordu. Zamanın hala geçmekte olduğuna dair hiçbir işaret yoktu.
Zihninde belli belirsiz bir hayal çaktı. Gökyüzü. Seyrek bulutlar, ve bulutlardan birinin ardına saklanmış güneş. Gökyüzünün üstünde, sonsuza uzanan, taş ve topraktan bir duvar, bir uçurum. Yine hiçlik.
Toz bulutu içinde gökyüzüne saçılan taş parçaları.
Derinlerden gelen, kulak tırmalayıcı bir uğultu içinde zar zor seçilen, iç parçalayıcı bir çığlık. Kan. Korkak kuşlar gibi etrafa dağılan cam kırıkları.
Güçlü, sersemletici bir çarpışma. Havada asılı su damlaları. Paramparça olmuş arabanın içine dolan deniz.
Metale vuran dalga sesleri.
Soğuk...
Kuran'ın Yüksek Bir Yere Konması
ben çocukken, evimizdeki tek kitaplık benim odamdaydı, onun da en üstünde, manzaralı rafta bir kuran dururdu. "kuran-ı kerim ve yüce meali" yazardı üstünde altın rengi harflerle. her sayfasında hem arapça metin hem de meal vardı.
kuranın yükseklerde saklanmasının saygı gereği olduğunu biliyordum. ama yükseklikle saygının alakasını pek kuramıyordum. sonra, kendimce rasyonel bir açıklama getirdim. o zamanlar bildiğim en ayıp şeyler olan pipi, kuku ve kıçlardan uzak tutmak için o kadar yükseğe konuluyordu kuran. kutsala saygı anlayışım buydu yani. hatta, arada sırada kuranı raftan indirip arapça yazıları türkçe mealindeki kelimelerle eşlemeye çalışırken de kuranı kucağıma koymazdım diğer kitaplar gibi, pipi unsurundan dolayı. üç kere öpüp başıma koyup yatağa koyardım. ben yatmazdım ama saygısızlık olacağı için. ürkütmemeye çalışarak yatakta yanına otururdum. evet, alçakta dururdu ama pipiden uzaktaydı gene de. ayrıca üç kere öpüp başa koymanın bana kuranı bir süre alçakta tutma izni verdiğini düşünürdüm. biraz kurcaladıktan sonra tekrar üç kez öpüp başıma koyup koruma büyüsünü iptal eder, kuranı üst raftaki istirahatgahına kaldırırdım. yüksekliğin saygıyla içsel bağlantısını kanıksamıştım.
sonra, bir gün ataride river raid oynarken, bir aydınlanma anında üst kat komşularımızın bizim evdeki kuranın tepesinde dolaştıklarını farkettim birden. fuel'i kaçırdım, gemiye çarptım. üst kat komşularımızın günaha girip girmediklerini düşündüm ciddi ciddi. işin içinden bi türlü çıkamadım. tek katlı olacak değildi ya bütün evler... ve ilk o zaman, kafamın basmadığı dini bir konuyu sorgulamamam gerektiğini öğrendim.
Ölümcül Hastalık Umut
başka ve daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyorum. ortada geçerli hiçbir sebep yokken bu tımarhane koğuşuna atılmış olduğumu düşünüyorum, o hayalimdeki dünyanın bir parçası olmak varken...
dünyayı değiştirebilir miyiz? sahneye zincirlenmiş seyirciler gibiyiz. olduğumuz yere uygun değil olduğumuz şey. alkışlayanlar da var aramızda, zincirlerini şakırdatarak. ben, boğazım yırtılırcasına yuhalıyorum seyrederek oynadığımız bu bıktırıcı oyunu… boğazım yırtılırcasına… ve sesim çıkmıyor.
ruhum, başka ve daha güzel bir dünya hayal edebiliyor olmakla lanetlenmiş. memnuniyetsizliğim varoluşuma sinmiş. sabahları uyanmak, sırf doğan güneşi yüzüstü bırakmamak için mi? anlam vermeye çalışıyorum nefes alıp verişlerimin arasındaki hayat denen çürük dolgu malzemesine, ki esas anlama muhtaç olan, enfeksiyonlu ağızlarca solunarak mikrop yuvası haline getirilmiş bu havayı içime çekişlerimin her biridir. hastayım ve hasta olmamanın ne demek olduğunu bilmiyorum.
en ölümcül, en acı verici hastalığım nedir? başka ve daha güzel bir dünyanın hayalinden daha beter bir hastalık düşünemiyorum. ve, artık çok geç. hiçbir ilaç iyileştiremez beni, çünkü ilaçlar, nihayetinde, beni hayatta tutar. çoktan havaya sinmiş bu veba, ve suya ve toprağa... ya ateş? ateş. …
kirletilmiş, hastalıklı, düşkün bir ateş görmedim hiç.
başka ve daha güzel bir dünya, ateşten bir dünya olmalı. bir cehennem kuyusu olmalı. tanrıya muhtaç mıyız cehennem için? hayır. cehennemi kabullenmek onu çağırmak değil midir? ateşi, yıkımı, yokoluşu çağırmak, ona doğru atılmak, ona düşmek değil midir? ki ancak yokoluş, varoluşumuzun hastalığını tedavi edebilir. ancak yokoluş, bu lanetli varlığımızın anlamsızlığını ortadan kaldırabilir. ancak şu düşünce bizi kurtarabilir: hiç varolmamış olacağım, o halde, anlam isteyen nedir?
zincirlerden kurtulmaya çalışmazsam, en azından zincirler canımı acıtmaz. böylece, farkettiğim en yüce gerçek budur. aynı şeymiş aslında, hayatın anlamı, sahnedeki seyircinin suskun tiradı ve ölümcül hastanın tek çaresi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
