Ve iyi adamlar geldi.
Paralı adamlar.
Vaatleri vardı, güzel sözleri ve etkileyici yüzleri vardı.
Bizi yanlarına çekip onlar gibi olmamızı istediler.
Olduk.
Kandık.
Bu işlerine geldi.
Bir çocuk da çıkıp söylemedi ki,
Bir deli ya da bir düşünce suçlusu;
“Bankalar dünyanın en gereksiz kurumlarıdır.”
Paralandık.
Paralandık.
Ama ben, neyse ki şanslıyım kardeşim ve akıllandım.
Şimdi seni kurtarmalıyım.
Hayır, diğerleri gibi değil.
Sadece benim görebildiğim bir tanrıdan emirler alıp,
Onun gücüyle denizleri ikiye yarıp,
Gökleri birbirinden ayırarak değil.
Hırslanmadan, kin gütmeden, zorlamadan ve savaşmadan,
Sıradan biri gibi,
Sana sadece sevgi vaat ederek
Şimdi seni sıradanlığa çağırıyorum.
Sesime kulak ver ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince fazlayız.
Kıçımızın rahat görmesi değil çünkü derdimiz,
Lüks bir restoranda akşam yemeği yemek,
Güzel bir yatla dünya turuna çıkmak
Ya da kiralık bir kadınla hızlı bir gece geçirmek değil.
Hayatımızda o takım elbiselere ve şu parlak kravatlara yer yok.
Satın alınmış bir hayat bize fazla çünkü,
Geçici mutluluklar bize fazla, çok fazla.
Biz o kadar olmadık daha, bunu diğerlerine bırak ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince güçlüyüz.
Gel ve sabahtan akşama kadar müzik yapalım,
Karnımız acıktığında balığa çıkalım,
Dağlarda gezelim,
Kendi denizlerimizi kirletelim
Ve kendi kadınlarımızı.
Kimseye hesap vermeyip, kimseden de hesap sormayalım.
Kötü arabalarımız olsun,
Kırık dökük bir evimiz
Ve en az bizim kadar çatlak ahbaplarımız.
Ayaklarımızın götürdüğü her yer vatanımız olsun
Ama gidelim.
Sıyrıl şuradan ve gel.
Gel kardeşim, burada yeterince mutluyuz.
Yarınından korkarak bugününü yaşayamazsın.
Kandırıyorlar seni. Kendini kandırıyorsun.
Buna izin vermeyeceğim,
Kaybolmana göz yummayacağım.
Çünkü hayallerini bırakmak için fazla gençsin kaptan
Ve bu gemiyi batırmana müsade yok!
Sadece aldığın her nefesin,
Yeni bir umut olduğunu görmeye ihtiyacın var.
Ve ben sana göstereceğim.
Bunun için dudaklarını patlatmam,
Kollarını bağlayıp o kağıt parçalarını gözünün önünde yakmam
Ya da kafanın içini baştan sona yıkamam gerekse bile
Bunu yapacağım.
Çünkü
Daha sikeceğimiz kadınlarımız var,
Öpeceğimiz sevgililerimiz
Yıkacağımız tabularımız var.
Ve en önemlisi sıkıldığımızda siktirip gidebileceğimiz,
Sonuna kadar bizim olan bir hayatımız.
Gel.
Gel kardeşim, çünkü yalan söyledim;
Neredeyse bitiyoruz!
Dereağzı'nda Bıraktım En Mutlu Zamanlarımı.
Özledim baba. Dünya yaşanılır bir yer değil artık benim için, onu çözülmesi büyük bir problem olarak görmekten sıkıldım. Oysa eskiden, yedikçe azalmayan bir pasta kadar güzel geliyordu gözüme, nasıl böyle oldu? O zamanlar sence de güzel değil miydi? Allah iyi, insanlar sevecendi. Gerçi ben o zamanlar bu ayrımı yapamıyordum, sahi yapsam Arap Sadi’yi kovar mıydım her seferinde evden? Düşündüm de, bence yine kovardım. Ama oradan bakma, kızgınlığım çabucak geçerdi yine. Özür dilerdim, sarılırdık, gelirdi evime, bir oyuncağımı daha çalıp giderdi. Ama beni mutlu ederdi bunun karşılığında. Çünkü onun oyuncaklara, benim gülümsemelere ihtiyacım vardı. Sonra yine gelirdi, sonra yine aynı şeyler olurdu. Özledim baba, çok özledim. En azından o zamanlar doğanın kanunlarına uygun olarak yaşıyorduk, şimdiki gibi değil, namertçe değil. İnsanlığın bir çocuğun üzerine yapışan en acınası sıfat olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Bilemezdim. Bilsem inan hiç büyümezdim.
Her zaman güçlü ve inatçı bir çocuk olduğumu söylerdin. Öyleydim, ama bu kirliliği kaldıracak kadar güçlü bir adam olamadım hiçbir zaman. Adam olmayı bile kaldıramadım ki. Arada kaldım, kısıldım, sıkıştım, nefes alamıyorum baba, ölüyorum. Tekrar sokaklara dönmek, koşmak, düşmek, tenimi kirletmek istiyorum. Artık tenimi kirleten her bir çamur izinin, masum ruhuma yeni bir günahın bulaşmasını engellediğini öğrendim. Niye bu kadar geç baba, neden oğlunu hiç uyarmadın? Oysa ben senin her istediğini yaptım, sense hayatın boyunca beni kandırdın.
Hatırlıyor musun, plastik bir top almıştın bana. Onu ayağıma aldığım her anda kendimi bir futbolcu sanacak kadar hayalperest bir yaratıktım. Böyle birinin üzerine o çubuklu formayı hiç geçirmemeliydin baba. Beni o stada hiç götürmemeliydin. Dünyanın en mükemmel locası olan omuzlarında bana maçları seyrettirmemeliydin. Gülmemeliydik baba, Okocha bizi hiç ağlatmamalıydı. Elimizi süremediğimiz bir teneke en büyük amacımız olmamalıydı. Ama oldu ve şimdi sen yoksun. Ben varım, senin yerine de ağlıyorum, bir başıma ağlıyorum… Ama neyse ki Galatasaray var. O olmasaydı Fenerbahçe’yi bu kadar sevebilir miydim? Fenerbahçe’yi bu kadar sevmeseydim, her ağladığımda aklıma düşebilir miydin? Soru sormak bazen ne kadar güzel baba. Bir damla düşürüyor gözden, yavaşça.
Bilmiyorum baba. Hiçbirini bilmiyorum. Sadece yanına gelmek istiyorum ama bileklerime kıyamıyorum. Şayet gelemeyecek olursam, anneme benim yerime söyler misin insan olmaktan bu kadar sıkıldığımı? Hatta bir de rica etsen, beni yeniden doğurabilir mi?
Her zaman güçlü ve inatçı bir çocuk olduğumu söylerdin. Öyleydim, ama bu kirliliği kaldıracak kadar güçlü bir adam olamadım hiçbir zaman. Adam olmayı bile kaldıramadım ki. Arada kaldım, kısıldım, sıkıştım, nefes alamıyorum baba, ölüyorum. Tekrar sokaklara dönmek, koşmak, düşmek, tenimi kirletmek istiyorum. Artık tenimi kirleten her bir çamur izinin, masum ruhuma yeni bir günahın bulaşmasını engellediğini öğrendim. Niye bu kadar geç baba, neden oğlunu hiç uyarmadın? Oysa ben senin her istediğini yaptım, sense hayatın boyunca beni kandırdın.
Hatırlıyor musun, plastik bir top almıştın bana. Onu ayağıma aldığım her anda kendimi bir futbolcu sanacak kadar hayalperest bir yaratıktım. Böyle birinin üzerine o çubuklu formayı hiç geçirmemeliydin baba. Beni o stada hiç götürmemeliydin. Dünyanın en mükemmel locası olan omuzlarında bana maçları seyrettirmemeliydin. Gülmemeliydik baba, Okocha bizi hiç ağlatmamalıydı. Elimizi süremediğimiz bir teneke en büyük amacımız olmamalıydı. Ama oldu ve şimdi sen yoksun. Ben varım, senin yerine de ağlıyorum, bir başıma ağlıyorum… Ama neyse ki Galatasaray var. O olmasaydı Fenerbahçe’yi bu kadar sevebilir miydim? Fenerbahçe’yi bu kadar sevmeseydim, her ağladığımda aklıma düşebilir miydin? Soru sormak bazen ne kadar güzel baba. Bir damla düşürüyor gözden, yavaşça.
Bilmiyorum baba. Hiçbirini bilmiyorum. Sadece yanına gelmek istiyorum ama bileklerime kıyamıyorum. Şayet gelemeyecek olursam, anneme benim yerime söyler misin insan olmaktan bu kadar sıkıldığımı? Hatta bir de rica etsen, beni yeniden doğurabilir mi?
Mutluluk Ölümcül Bir İşkence Metodudur
Aykırı olalım kadın,
sahte bir cumartesi yaratalım kendimize;
dibine kadar süpürdüğümüz boş bira şişelerimizle,
kirlenmiş yataklarımızla
ve yırtık kondomlarımızdan taşmış hiç doğmamış çocuklarımızla
iş çıkaralım birbirimize.
Seni kıçının üzerine oturamaz hâle getireyim mesela,
sonra da müşfikçe yanağına dokunayım;
dizlerini kır ve gülümse bana,
ahlaklı bir orospunun sevecenliğiyle yap bunu.
Kader denen masalın altını bir kez daha çizdir bana,
öncekiler gibi ama daha iyi
ve sonra da, yıllar sonra üzerini karalat.
Küfürler edeyim arkandan,
üzerine ucuz şaraplar içeyim
ve eski bar tuvaletlerinde yeni hastalıklar edineyim.
Seni unuttuğumu söyleyeyim en yakın dostuma,
televizyonla uyuşturayım kendimi,
internetle ya da önceden kullanılmış iğnelerle;
uyumamak için uyuşturayım,
uykudan kaçayım.
Ve senden kaçayım,
kaçayım ki yakalamak gibi bir hayale hiç kapılmayayım.
Korkuyorum Doktor El Ver Bana
Bir futbol sahasının içindeyim şimdi,
bir martı, bir kedi ve kendimle baş başa
tam ortasında, kendimden uzak ve bir başıma.
Annemi özlüyorum ama hiç kolay değil,
çünkü benim kalbim o kadar büyük değil;
korkuyorum doktor el ver bana,
şiir yazmak benim harcım değil.
Koşmaya devam ediyorum bir umutla,
düşüyorum, kanıyorum ama gülüyorum gri sahada.
Ayağımdaki plastiği meşin sanıyorum
ve ne zaman kaptırsam kendimi azarlıyorum;
gerginliğim başarısızlığımdan değil de,
içimdeki Sokrat’a ihanet ettiğimi sanıyorum,
ve orada bir sigara daha yakıyorum,
o sigarayla kendimi yakıyorum;
kül olmam çok sıkıntı değil de,
hayallerime ve hatıralarıma sadık kalamamaktan korkuyorum.
Freud Yaşarken
Korkmayın benden kaptan, ben kötü biri sayılmam;
belki biraz kusurluyum, belki yalnız,
belki insanlığa biraz kırgınım, belki kendime uzak,
belki de biraz Freud okuyorum varlığına bile inanmadan,
ama sizi temin ederim benden size zarar gelmez.
İyi niyetimi göstermek adına,
bu gece size ve tayfanıza tüm hayaller benden,
ikramımı hoş görün çünkü
Kaufman yalnızlığından sizi kurtarmak istedim,
ve burnu havada kadınlarınızın ağız kokusundan,
ucuz biralarınızla yaşadığınız kısa süreli mutluluklarınızdan,
çıkarcı nedenlerinizin kusurlu sonuçlarından,
kısacası gidişatı yanlış hesaplanmış bir hayattan,
biraz zahmetli bir yolla ama ebedi olarak
uzaklaştırıyorum.
Kendi halatınızla ölmeyi pek hoş bulmamış olabilirsiniz
ve geminizi kendi çakmağınızla ateşe verişimi
ya da paketinizden ödünç aldığım bir dal sigarayı.
Lütfen kusuruma bakmayın ama bilirsiniz,
adaletimin sorgulanmasından pek haz etmediğimi.
Görüyorsunuz ki ben de kendi çapımda haklıyım.
Ama sizi pusulasız göndermek doğru bir karar mıydı,
hâlâ emin olamıyorum.
İyi yolculuklar kaptan.
Yokluğa Serenat
Sana o hiç vermediğim sözü tutamadım anne,
ben doğru bir adam olamadım.
Kirlendim, öyle kaldım.
Yoruldum, çok hastalandım.
Yanlış yollarda, yanlış insanlarla yürümeyi meziyet sandım;
korktum, bıktım ama yılmadım.
Ne uğruna? Ah anne, lütfen kızma bana,
ben nihayetinde bir çocuğum,
dalgaların ortasında kalmış limansız bir korkağım.
Kayboluyorum, her gün biraz daha eriyorum;
hayatın bu garip işleyişinde,
kendi işlevsizliğime takıyorum,
orada öylece kalıyorum.
Masa başında tüketiyorum dostlarımı
ve aşklarımı, en anlamsız diplomasilerde çürütüyorum.
Bunları dert ettiğimi söyleyemem,
inanmayacaksın ama hâlimden memnunum.
Hayallerimi elediğim süzgeçteyim şimdi,
gidiyorum,
gittikçe azalıyorum,
azaldıkça yitiyorum,
yittikçe bitiyorum.
Bitmek dert değil de anne,
ne zaman bir gemi görsem ufukta,
aklıma düşüyorsun ya, ben orada ölüyorum.
serbest müstezat
habidesin ey sen tün-ü sirişk ü melalde,
ben şule-i çeşman-i hayalinle bidarım.
ben ne müteellim ü mükedder,
ne aciz,
bimar-i nigar, bende-i aşkım.
(turkcesi:
sen gozyasi ve huzun gecesinde uykudasin
ben senin hayalinin gozlerindeki isikla uyanigim.
ben ne uzgun ve kederli
ne aciz
sevgilinin hastasi, askin kolesiyim)
(lisedeyken yazmistim, bi kiz mevzusu vardi da. bi bok anlamadi tabii siirden)
(uzun surmedi yani kiz meselesi dedigim)
(aruz vezniyle ha, cakma mustezat degil)
ben şule-i çeşman-i hayalinle bidarım.
ben ne müteellim ü mükedder,
ne aciz,
bimar-i nigar, bende-i aşkım.
(turkcesi:
sen gozyasi ve huzun gecesinde uykudasin
ben senin hayalinin gozlerindeki isikla uyanigim.
ben ne uzgun ve kederli
ne aciz
sevgilinin hastasi, askin kolesiyim)
(lisedeyken yazmistim, bi kiz mevzusu vardi da. bi bok anlamadi tabii siirden)
(uzun surmedi yani kiz meselesi dedigim)
(aruz vezniyle ha, cakma mustezat degil)
Düttürü Leyla
Bugün burada yüz yirmi sekizinizi birden öldürebilir
ve bunu yaptıktan sonra da
adaletimi kimsenin sorgulayamayacağını söyleyerek
sözde adaletinize kendimi teslim ederim;
kirli bakışlarınızdan ve hastalıklı bakış açınızdan
kaçınmadan yaparım bunu.
İnanın bunu dert etmem,
ama ben kötü niyetli biri değilim;
o yüzden de burada, niyetim kimseyi kırmak değil;
kendim dışında.
Benim tek şansım o sperm olmaktı dostlarım,
bu dünyaya gelmeyi ben istemedim ve
bu dünyanın da bana bayıldığını düşünmüyorum.
Yine o yüzden söyleyeceğim şu ki;
bu gece ya siz gideceksiniz buradan
ardınıza bile bakmadan
ya da koca kıçımı olduğu yerden kaldırıp
biraz zor olacak ama, ben.
Bunu yaparım, giderim dostlarım.
Şarabımın parasını ödemeden,
düzdüğüm kadınlarınızın hesabını vermeden,
yalanlarımı dert etmeyip yalnızlık çekmeden
bilirsiniz çok fazla yüzüm vardır benim,
hastalıklı fikirlerim ve kirli geçmişimle,
tek renkle çizebileceğim sıradan geleceğime;
umutsuz, amaçsız, mutsuz, ailesiz yaşamaya
ve beş parasız ölmeye.
İnanın bunu yaparım, giderim;
ama gider miyim?
Kendime bile itiraf edemediğim hayallerimi yıkıp
altında ezilmek gibi afili bir ölümü
kendime yakıştırabilir miyim?
Ben Çeyrek, Biz Yarım, Allah Büyük
Diş fırçamı ve banka hesabımı aldım Aysel, gidiyorum.
Ama üzülme, salondaki televizyon kumandasının açılmamış pillerini sana bırakıyorum.
Senin hayatında en önemli şeyin o piller olduğunu biliyorum.
Bana kızma Aysel, seni iyi tanıyorum.
Bu kadar erken olur mu diye de sorma, yolum bayağı uzun.
Telaşlanma, ben senin bildiğin erkeklerdenim,
Giderken seni düşünmemezlik etmiyorum.
Bu yüzden de seni kuşlara emanet ediyorum;
Ama dur, nasıl olur? Bir mevsim iyisin, diğerini Allah bilir.
Eh, o zaman seni Allah’a emanet ediyorum;
En yakın dostmuş diyorlar, kucak açarmış.
Ama ya üstün açık kalırsa?
Senin üstün açık kalırsa, bilmezsin sen ama ben üşürüm.
Üşümemek için sevgilim, seni en yakın dostuma emanet ediyorum.
Ah be kızım unutmuşum, hatırlatsana;
Bir zamanlar ben de seninkinin en yakın dostu değil miydim?
Bak, bir önerim var Aysel, seni kendine emanet ediyorum.
Ama düşündüm de, bu da olmaz.
Neden diye soracaksın, anlatayım;
Ben uzaklaşacağım ya Aysel, senin de kendine uzak kalmandan korkuyorum.
O yüzden seni kimseye emanet etmiyorum.
Kendine iyi bak, bu ikimize de yeter.
Diğerinde İndirim Yaparız
O gün onu çaktırmadan izledim. Önce dükkana girdi. Kirli sakalları ve sarsak bir yürüyüşü vardı. Sadece bu iki özelliğinden onun nasıl çelişkili bir yaratılışa sahip olduğunu anlayabilirdiniz. Çok değil, kısa bir süre etrafa baktıktan sonra biraz da ürperek bana doğru yöneldi. Karşımda oturan arkadaşıma, "Bir çay daha ister misin?" diye sorarken, dudaklarımın aksine tavrım o gence "Sen burada önemsiz bir sineksin ve ezilmek için bekliyorsun." der gibiydi. Önce kekeledi. Sonra bir çırpıda, gözlerini tavana dikerek muhtemelen önceden ezberlediği o cümleyi bana söyledi: "Alalı iki saat oluyor ama öldü. Ilık yerde besledim. Çok da mülayim bir şeydi. Adını Kamil koymuştum." Onu dinledim; son kelimesinden sonra gözlerinin içine bakarak beş saniye kafamı salladım. Daha sonra sıradan bir ifadeyle elimi telefonuma götürerek kayıtlı numaralardan ikincisini tuşladım: "İki çay."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)