Kıymetsiz Hikayeler 8
Kıymetsiz Hikayeler 6-7
...
"Hipopotam" dedi, "trajikomik bir hayvan." Düşündüm ama kafamda tasarlayamadım; anlayamamıştım. "Saçmalıyorsun." dedim; yargı belirten değil, cevap bekleyen bir vurguyla. Sustu ve sustum. Baktı ve bakakaldım. Güldü ve gülüştük. Saat üçü sekiz geçiyordu ve biz birbirimizden geçiyorduk. Geçmek güzeldi ama sonu vardı. Sonu olmasa bu kadar güzel olmazdı, farkındaydık.
Oldukça öfkeliyim.
Merhabalar, şu yazıyı yazdığım anda saat 16.59 ve günlerden 30 Nisan 2012, Pazartesi. Yorgun argın eve geldim, biraz bilgisayara bakayım dedim ve Twitter'a giriş yaptım. Malumunuz, yarın 1 Mayıs, işçi bayramı ve babamın doğum günü. (Bu kısmı malumunuz değildi) Yarınla ilgili bir hashtag gördüm, trending topics'e girmeyi başarmıştı, "Yarın 1 Mayıs" şeklinde. Heyecanlandım, kendimi şucu-bucu diye adlandırmasam da giderim 1 Mayıslara; otoriteyi eleştirme hakkını kendimde görmemin sebebi bu. Yani siyasi meselelerde görüşüm biraz "bağırmayan taraftar siktirsin gitsin." modunda. Herneyse, bu hashtag'de yazılanlara girdim ve aynı formatta gördüğüm birkaç twit vardı, öfkelendim.
Bu twitlerde diyordu ki "yarın yine cebinda marlboro'suyla, elinde Blackberry telefonla alanları dolduracak insanlar." bu kafada şeyler. Tabi bu yüzeysel yorumları görünce elim ayağım titredi, ülkem adına utandım. Neden mi? Şimdi o adamlara cevap veriyorum:
"Ulan dallama! Sağcı ol, solcu ol fark etmez. Ben kendime devrimci filan demiyorum, yine de sıkıntıları dile getirmek, otoriteye karşı orada "artı bir" olmak için gidiyorum, kaldı ki söylediğin malzemeler sosyalist devlet olsa da olacak, bireylerin bu ürünlere ihtiyacı varsa elbette kullanacaklar. Sosyalistlerin ve sömürü karşıtlarının temel argümanı, bu ürünlerin sömürü olmadan, doğaya zarar verilmeden üretilmesi gerektiğidir. Evet ayakkabım Nike, Adidas olabilir, zaten sorun da bu ya, bu şirketler insanları sömürdükleri için çok daha ucuza üretim yapabiliyor, benim de gücüm buna yetiyor bu adamlarım kâr hırsı olduğu için. Bilgisayar, cep telefonu, televizyon, renk renk kıyafet-ayakkabı-gözlük, sigara vb ürünler yine üretilecek, sadece daha insancıl yollardan. Kimse bunların üretimine karşı çıkmıyor. O yüzden akıllı olun."
-Yeşil anarşistler dahil değil.
Demem o ki sevgili, sevgili okurlar; çok üzülüyor, öfkeleniyorum eleştirideki çaresizliğe, sığlığa. Doğru düzgün anti-tez de yazamadım ama 1-gençliğime, 2-öfkeme verin.
Şu yazıyı da bir şiir alıntısıyla bitirmek istiyor, sağlıklı günler diliyorum.
"-kocaelisin sen bizim canımız!-
feat tomwaits…
yıkıldık. yıkıldıkça kanatlarımız
kanatlarımız morardı gökleri gördük.
kalemizde erhan vardı, görkleri gördük.
orta saha canavardı, götleri gördük.
gördük kıyamet mormuş imam vaazından
işte amcam bir kirişi öpmüş ağzından
‘ve insan buna ne oluyor dediği zaman’
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!
çürüdük. çürüdükçe babalarımız
babalarımız koktu toprağa döktük
toprak koktu toprağı allah’a döktük
allah çoktu cehennemi cennete döktük.
döktük gitti aklımız al pasiflora iç!
ali gelme okul çökmüş seni şanslı piç!
göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç?
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!
uyandık. uyandıkça sakallarımız
sakallarımız vardı dervişe kestik
devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik
mecbur kaldık cesetlerden kolları kestik.
kestik, boş tabuta bari bir uzuv girsin
bitsin bu azap burda, dünyada bitsin
bağırmayan taraftar siktirsin gitsin
u must say good-bai 2 me.
inh! inh!"
[Ah Muhsin Ünlü]
Rekabet
Hatrını sordu yeni gelenin. Cevap alamayışı, onu yanıtsız bırakmıyordu. Her zamanki gibiydi. İlgisiz görünmeyi sürdürüyordu. Hemen işe koyulma hali, mesaisine geç kalmış bir banka personelini andırıyordu. Hiçbir zaman telaşlı değil, odaklanmıştı. Kendi kendine meraklandı; neyi örtüyor olabilirdi bu ciddiyet?
Odanın ortasına doğru yürüdü yeni gelen. En sevdiği içkisi, kendisi kadar alçak olan sehpanın üzerinde, yanında renkli bir peçete ile bekliyordu.
Kumral saçlı olan yarım bıraktığı işine geri döndü. Birazdan herşeyin yoluna gireceğini biliyordu. Kafasını kaldırıp saate baktı. Saate baktıkça geç kalıyordu.
- "Kaplumbağalar ikiyüz yıl yaşıyormuş" dedi.
Buna da kayıtsız görünmeyi başardı yeni gelen. Ama düşünüyordu. İkiyüzyıl çok mu fazlaydı acaba. Bunu bilmiyordu. Bilmediği o kadar çok şey vardı ki.
Bilgisizliğini kayıtsızlığıyla saklamak onun tarzıydı. "İkiyüz yıl" oldukça zorlayıcı bir büyüklüktü. Uzun yaşamak, diğer pek çok büyüklüğün yanında
en cezbedici olanı gibi göründü o anda. "Kaplumbağalar" diye geçirdi içinden. Bu bilgiyi kendisinden çok daha bilgili olan başka birine danışmayı düşündü o an.
İçkisinden bir yudum aldı. Bir başkasına danışacak vakti yoktu. Bir şeyler düşünmeliydi. Yenildiğini hissetmekten keyif almadı hiçbir zaman. İnatçıydı.
Filler ve balinalar büyük ve yenilmezdi. Ama insanlar tarafından avlanırdı. Aslanlar da rakipsiz görünüyordu ama kaplumbağanın sunduğu benzersizliğe sahip değildi.
Kaplumbağadan fazla uzaklaşmak istemedi. Üstün ve benzersiz bir şey bulmak istiyordu.
Bir anda gözleri büyüdü. Kelimedeki son harfin üzerine vurgu yaparak "yılan" dedi. Yılan vahşi ve zaptedilemezdi. Mekan tanımazdı. Korku salan bir tıslaması, dili ve dişleri vardı. Sinsiydi. Bu fikri çok ilginç buldu o an. Kendisine yakıştırdı.
Kulak tırmalayan bir gürültüyle tıslamaya ve yerde sürünmeye başladı. Hatta kıvranıyordu. Bütün odayı sürünerek dolaştı. Arasıra gözünü çevirip kaplumbağaya bakıyordu. Kaplumbağanın bakışlarını kendisine çevirebileceğini umduğu anlarda dilini çıkarıp oynatıyordu. Ancak kaplumbağa son derece gururlu bir duruş sergiliyordu.
Bir şey yapmasına gerek yoktu. Nasıl olsa ikiyüz yıl yaşayacaktı. Tanıdığı en yaşlı insanlardan çok daha fazlası olmak demekti bu. Kalın bir kabuğu vardı ve güvendeydi. Kimse ona zarar veremeyecekti. Tıslamalar onu rahatsız etmiyor, dişleri korkutmuyordu. Ağır adımlarla yürüyor, sakin sakin etrafını süzüyordu. Herşey kontrolü altındaydı. Kendisi ise sürünmekten yorulmuştu.
Bir hikayeyi anımsadı o anda. Bir öpücükle, yakışıklı bir prense dönüşen kurbağanın bahsedildiği hikayeyi. "Kurbağa olsana sen" dedi. Kumral saçlı, ağır duruşunu bozmadan düşündü. Yılan kurbağayı bir lokmada yutabilirdi. Bunun bir tuzak olduğundan emindi.
"Kurbağa mı?" diye sordu ve tiksinti ile kusacakmış gibi yaptı arkasından.
Bir küçük kızın ilk hayal kırıklığıydı bu. Sürünerek portakal suyuna doğru ilerledi.
- PG
Sevgili Ibanez!
Metalik sesler çıkartıyorsun, ancak pek çoğu doğal.
Marmara'nın sintineli suyundan
kararmış kanatların, dökülmüş tüylerinle;
Aslında iyi adamsın,
-sen iyisin de çevren kötü yani.-
şey var ama galiba;
bazen kafa sikiyorsun.
Ama zaten o kadar kısır, kadınbudunda da olur.
C.A.Z.Z.
izdüşümüdür aslında
rasyonel olmanın rasyonel bir şey olup olmaması sorunu.
Ve jazz tonları yankılandığında konser salonlarında,
iki kere iki beş eder.
Başlık Boş Olamaz!
Fırlatmak istiyorum pabucumu, damdaki bürokratistlere.
İlerlerken karanlığın vapuru, kadıköy iskelesinden;
nasıl da koyduk emekleyen na-kuntakintelere!
Şiddet bu dürtüsü bebek, fark etmiyor binominal,
hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istikbâl!
Bak şurada bi'pede, ayaklanmış yürüyor;
Zeki Müren ortada, alkışlarla yaşıyor.
ki kaldı yüreğim, laptop'umda ve tutsak;
şu şeyi yazdığımı, yarın bir gün
unutsak-la-sak-da-sak-la-sak.
Metamorfosis
şu güzelim ılıman iklim kuşağında
kuşak çatışmaları oluyor, şu güzel kafatasımda.
Ve bir asker, bir bebeği süngülüyor.
Kıymetsiz Hikayeler 3-5
...
Beni anlamayacağını iyi biliyordum. Zaten sorun da beni anlamaması değil, anlamaya çalışmasıydı. Bu onu gülünç gösteriyordu ama farkında değildi. Televizyonla doğmuş ve bilgisayarla yaşlanmış -büyüyememiş- bir kız çocuğundan beni anlamasını bekleyemezdim. Bir sigara yakıp dumanın dudaklarımdan çıkışını izledim. Gözlerim kapandı. Oysa ben sigara içmezdim.
...
Sahiplenen biriydi, onu en iyi bu şekilde tarif edebilirim. Bir rengi vardı ve her zaman rengine sadık biri oldu. Bu yönüyle de gurur duyardı. Bir gün onunla karşılıklı oturup, saatlerce sohbet etme imkanı bulduğumda benim kararsız ve tutarsız yapımı eleştirip, kendime has bir kişiliğimin olmadığını, daha da kötüsü bu konuda çabalamadığımı söyledi. Güldüm. Çünkü sınırlı ve kendi ekseninde bile dönemeyecek kadar çapsız insanlara en iyi cevabı bu şekilde verebileceğimi biliyordum. Tek rengin, renksizlik olduğunu bilemeyecek kadar kördü ve ondan benim gördüğümü görmesini bekleyemezdim. Günün sonunda hesabı ona ödettim ve onunla bir daha görüşmedik. Her ne hikmetse bu sabah düzensiz aralıklarla okuduğum gazetemin manşetinde onun fotoğrafını gördüm, ırkçılıkla yargılanıyormuş. Güldüm. Ama bu sefer kendime. Çünkü renklerini kendine saklayacak kadar bencil bir adam olmasaydım, bugünkü gazetede eski dostumun trajik haberini okumak zorunda kalmayabilirdim. Yalnızca birkaç saniye sürdü. Sonra mutfağa geçip, ekmeğimin arasına kaşarı ve sucuğu boca ettikten sonra tostumu kızartmaya koyuldum.
Kıymetsiz Hikayeler 1-2
Gülümseyen bir insanın mutlu olabildiği, ölmek isteyen bir insanınsa kalbini durdurabildiği bir dünyaydı. Güneş hiç batmıyordu ama aydınlık değildi. Bunu bilmiyorlardı ama ben görüyordum. Değildi.
…
Bana şu kadın ressamı sordu. bilemedim. "Hani şu İspanyol olan mı?" derken, aslında Hintli olduğunu biliyor gibiydim. Doğrusu kafam karışıktı ve nerede olduğuma anlam vermekten çok, karnıma bir şeyler sokmaya ihtiyacım vardı. Köşe başında dumanı tüten bir köfteci düşündüm. İsmi bile vardı. Ahmet. Ahmet ağbi. Pala bıyıklarının griye çalan bir rengi vardı ve doğmadan saçı çıkmış bir çocuk gibi, kafasının neredeyse yarısı çıplaktı. Söyledikleri derin şeyler değildi ama muhabbeti hoştu. Görseniz onu severdiniz. Gerçekte olmayan bir insanı sevmek gibisi yoktur, inanmıyorsanız bunu ölülere sorun.