Sen uyurken ben günaydın derdim.

"Günaydınlar meleklerin en yücesi!"

Sabahları uyandığımda beynimde yankılanan seslerin en büyüğü, en derini ve en mutlu edicisini günler boyu sana sabahlarda tema olarak kullandım. Uyandım, uyudum, rüya gördüm, seni gördüm ve yazdım. Sana, sana olan tutkularımı kelimelere dökmek istedim, bi nebze yaptım, bi nebze ise yanından bile geçemedim.

Hayallerin karasularla yıkandığı ve güneşin tüm kötülüklerden kaçacak delikler aradığı bir coğrafyadan sesleniyorum. Empati yapabileceğim bir horozun yokluğunu doldurmaya çalışan serin havanın yaprak hışırtıları, ormandan gelen bozkurt sesleri veya kapatılmayı unutulmuş bir televizyondan konuşan eski dizi karakterleri, hiçbiri ama hiçbiri, bir horozun yokluğunu doldurmaya yetmiyor. Samimiyetin en güçlüsü, doğallığın en büyük simgesi çünkü o.

Betonarme yapılar arasında, saf metalik rengin keskin metalik bir kokuyla dansı esnasında insanların -ya da- doğaüstü varlıkların hayalgücü vasıtasıyla derin okyanuslar, yanan alevler, İstanbul'un en büyük gökdeleni kadar büyük kazanlar veya bir yamyam edasıyla alevler içinde yanışını izlediği insanlar görmesi doğal. Okyanuslar taşar; fakat sıcak bir gel-git dalgası onu tekrar eski haline getirir, getirmeye çalışır. Bu noktada Heraklitos'a katılmamak elde değil, sonuçta "Aynı suda iki kez yıkanılmaz." Bu noktada bize anlatmak istediği o kadar çok şey var ki. Evren, altımızda dönmekte olan dünya, kıtalar, milyonlarca kategorizasyona uğramış canlı ve cansız türler, her şey gün geçtikçe değişiyor. Fizik kurallarına göre hiçbir madde kaybolamaz, sadece şekil değiştirir.

Bu noktada şöyle devam edebiliriz; bana karşı olan tüm iyi niyetin, mükemmeliyeti gören gözlerin, sevdiğini fısıldayan ve şimdi "nefret ediyorum senden!" diye bağırmaktan zevk alan dudakların, ilk günden bir kıvılcım şeklinde yayılan ve tüm bedenini ele geçiren aşk, tutku ve saygı üçgenin, artık hepsi değişiyor ve değişti. Olumsuzluklar etrafını sardı, karanlıklar geceni aydınlattı, aydınlıklar çok uzaklarda göründü.

Ama aslında öyle değil! Hissetiklerinin bile ötesinde bir tutkuyla bağlı sana o silüeti bile bir boka benzemeyen çocuk. Evet hala çocuk, adam olamayacak kadar çocuk, belki de hayatındaki en büyük hataları coçukça sebeplere bağlayacak kadar çocuk, sevdiklerini üzdüğünü göremeyecek ve fark edemeyecek kadar saf bir çocuk. İlk defa izlemeye gittiği futbol maçı gibi, her tezahüratta dizlerinin çözülmesi gibi, seni gördüğünde kalbinin ve ruhunun bağı çözülen bir çocuk. Hatta, çocuksu bir aşkla bağlı olan çocuk.

Adam olamadı hala, adam olamadım. İnsanları üzdüm, insanların beni üzmesine izin verdim. Senden bile beter bi bok çukurunda hissediyorum kendimi. Lütfen bana elini uzat ve yükselebileceğimiz en yüksek noktaya beraber yükselelim. İlkokulda görünce boşlukları hisset olarak algıladığım ingilizce kalıbı, hayata geçirelim. "Fill in the blanks or feel in the blanks."

Hüzün ve gözyaşlarının hakim olduğu kabuslardan ve uykusuzca geçen gecelerden nefret edermişcesine, meydan okurmuşcasına söylüyorum:

"Sen benim yaşama sebebimsin, nefes alma sebebimsin ve bilhassa o nefesimsin. Sen benim o Nefesimsin; her alışımda seni biraz daha içeri çekmek ve her verişimde uzaklaşıp gitmene engel olmaya çalışıyorum. Yeri geliyor, seni orada uzun süre tutmaya çalışıyorum, senin de dışarıyı görmen gerektiğini düşünerek beni engelliyorlar. Bazen kalbim sıkışıyor ve nefes alış verişim hızlanıyor. Sen de büyük git gellerle vücudumun her noktasına yayılıyorsun. Yeri geliyor, yatağımın bir ucunda vücudunun belli noktalarına seni üflüyorum. Seni ve ruhunun bende kalan parçalarını. Birgün belki beni tekrar hissetmek istersin belki diye kendimi avuttuğum gecelerin akabinde belki alkolün de etkisiyle nefes alış verişim derin bir hal alıyor. Felsefik bir derinlik gibi, sen, senin maneviyatın, vücudumu yavaş yavaş ele geçiriyor ve sonra çıkıyor, sonra tekrar ele geçiriyor ve çıkıyor. Bunu bi döngü halinde, 1 milyon yıl boyunca yapabilecek kudrete sahip bir şekilde yapıyor hem de. Mutluluğun bir nefes uzağımda olduğunu bildikçe, hayata olumlu bakabiliyorum. Hayat ve sen, aynı paralellik üzerinde birbirini çekiştiren yapılar. Sen düşersen, hayat düşer; sen sıkı sıkı tutunursan, hayatım da derin bir "nefes" alır. Seni seviyorum."

Saatler boyu tekrar edebileceğim bir tempoda söylüyorum.

Hiç kimseyi sevmediğim kadar, şimdiye kadar hissetmediğim kadar, dünyalar kadar, iki kolun ulaşabileceği son mesafe kadar, annenin kokusunun mükemmelliği kadar. bir operanın kusursuzluğu, bir senfoninin uyumu kadar. Sembolist şiirlerin yoğunluğu ve en dadaist şiirlerin içtenliği kadar. Yukarıya doğru bakıp daldığında zihninde o oluşan muazzam silüet kadar. BU KADAR FAZLA.

Bana iyi geceler, sanaysa günaydınlar.

Eşek Adaleti

Dünyanın nasıl kötü bir yer olduğunu ve yaşamın anlamsızlaşmasını istediği teknolojiyi satın alacak parası olmayan bir adamdan dinlemiştim bir zamanlar. Eğlenceliydi aslında konuşmamız. Adalet kavramına uzmanlaşmıştı hayatı boyunca. Yaşını sorduğumda saymayı bıraktım demişti. Çok deneyimli bir insandı sizin anlayacağınız.

Sohbet derinleşerek ilerliyordu, görmüş geçirmiş insanların özgüveniyle bana sırlarını da veriyordu. Bir ara kulağıma eğildi ve şöyle dedi: 'Sana hayatımın en büyük sırrını vereyim mi dostum? Teraziyi tutan kadının gözleri bağlı ya, işte o gözleri ben bağladım.'

Bunun mantığını çözebilmiş değildim, neden kadının gözleri bağlıydı? Biri eliyle terazinin bir kefesine bastırsa adaletin sağlanmadığını kadın nasıl anlayacaktı ki? Çekinmeden kafamdaki bu tarz soruları yönelttim karşımda oturup, nargilesini tüttüren ton ton ihtiyara. Pişkin bir gülüşle bana cevap verdi: 'Kadının gözleri bağlı ama teraziyi görebiliyor anlıyor musun? Sandığın kadar sıkı bağlı değil.'

Son sözü söylerken kaşlarına değecek kadar uzun kirpiklere sahip gözüyle bana göz kırpmıştı. Cevaptan sonra içime bir rahatlama çökmüştü. Dünyada adalet sağlanabilirdi. Yıllardır üzerine düşündüğüm kavramın samimi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Sonra sokaktan geçen bir deri bir kemik kalmış dilencileri gördüm. İçimi kemiren kurt hala kemiriyordu. Adalet takıntısı yüzünden çeşitli tiklerim vardı, geceleri gözüme uyku girmiyordu. Biliyorum bunlar size komik geliyor, konuştuğum adama da komik geliyordu zaten. Dayanamayıp bastım yaygarayı: 'Dünya yine de adaletsiz bir yer. Bana bunun nasıl düzeleceğinin cevabını ver. Ben yıllarımı kadının gözlerindeki kumaş parçasının ne halde olduğunu öğrenmek için harcamadım.'

Suratındaki tebessüm daha da yayılan adam dumanı üflemeyi tamamlamadan cevap vermeye başladı: 'Dünyanın adaleti eşek adaletidir. Üstüne binersin, dizginlersin. Deh dersin gider, çüş dersin durur. Gözlerine at gözlüğü takarsın görmezlikten gelir. Hep yüksektedir. Alt tabakadan gelirsen bir yılansındır, üstüne basıp geçmek ister. Dünyanın adaletli olma gibi bir savı yoktur, hep eşek olma yolundadır. Arada teptiği olur. Dua et ki, teptiği kişi kötü bir insan olsun. Demem o ki sana adaleti insan var eder. O kadar düşündün de bu gerçeği göremedin mi?'

Şaşırmıştım ama kıvırmam gerekiyordu, durur muyum hiç? Yapıştırdım cevabı: 'Hayret yani, ben dünya derken insanları kastettim. Bunu anlayamıyorsan biz boşuna konuşmuşuz bu kadar vakit.'

Tebessümü sönmüştü bir anda ihtiyarın. Ya benzetme yapma ihtimalimi görememişti ve bu cevabı beklemiyordu benden ya da kıvırmaya çalıştığımı fark etmişti. Tonu gittikçe sertleşen bir cümle kurdu bana: 'Defol git ulan hergele! Saatlerce pagan kılıklı cümlelerle atıp tuttun dünya hakkında sesimizi çıkarmadık, şimdi de benzetme yaptım diyorsun. Salak herif. Kalk git gözüm görmesin. Bu kafayla daha sende çok tik olur.'

Bu cümleden sonra bana kalkıp gitmek düşüyordu. Ama üzülmedim. Daha teraziyi tutan kadınla görüşecektim.

paslanmış hayaller ve bilenmiş kırıklar.

“İnsanlık öldü.” dedi alaycı bir ses tonu ve yalancı bir kahkaha ile, gözleri gözlerime bakarken.

“Hayır.” dedim ona, “Hiç doğmamış bir şey, nasıl ölebilir ki?” Gözlerimin gözlerine bir yumruk gibi çarptığını hissedebiliyordum. O da hissetmiş olacak, başını öne eğdi ve elini omzuma, bir dostun samimiyeti ve aynı zamanda bir kaybedenin mahcup hassasiyeti ile bıraktı.

“Örselenmiş bir bencillik bize gereken.” dedim ona. “Yok edilmiş bir gurur ve parçalanmış hayaller.”

“Fazlayız bu dünyaya.” dedi. Sesi titriyordu ve dudakları kurumuştu.

“Hayır” dedim bilmişçesine, “Eksiğiz.”

“Nasıl?” dedi. Beş dakika sonra ölecek olan bir adamın merakı vardı sanki üzerinde ve söyleyeceklerimin beş dakika sonrasını değiştirmeyeceğini iyi biliyordum.

“Eksiğiz. Bir şeylere ihtiyacımız var, biliyoruz, hissediyoruz, ama neye ihtiyacımız olduğunu bilemeyecek kadar da eksiğiz. Hiç geçmeyecek bir acının, hiç var olmamış yarasıyız. Ölüme giderken kaybolduk ve bulunduğumuz yer şüphesiz ki hayat değil. Tek ihtiyacımız olan bizi sobeleyecek bir tanrı. Biliyorsun.”

“Biliyorum.” dedi, sadece o kadar.

Ve ben, aynanın karşısından ayrıldım. Neye ihtiyacım olduğunu iyi biliyordum; az kullanılmış bir tıraş bıçağı ve biraz cesaret.

Daha önce hiç duymamış gibi.

Hani bazı şarkılar olur ya; sen dinlersin, sen seversin, daha kimse bilmeden. Her ritminde başka bir ruh hali yakalar, hiç bırakmak istemezsin. Elinden kayacak gibi oldu mu başka bir nota yetişir imdadına. Sonlu ezginin sonsuz ahengi öyle bir çarpar ki, aptala döner, kendini kaybedersin. Sonra bir gün olur; uyanırsın. İlk bakışta, her şey aynıdır. Hayatına olduğu gibi devam ederken hafif düzeyde farklılıklar sezersin. Sadece "senin" beyninin içinde çalması gereken bir kaç nota, çoktan başka bireylerce ele geçirilmiş, klonlanmış ve tüm topluma dağıtılmıştır. Bir dizi jeneriği, sıradan bir piyasa filmi, 2 sene 3 ay sonra batacak küçük ölçekli bir şirketin deneysel reklam filmi. Bu tarz olumsuz şartlar sayesinde şarkının 'sadece' sana verdiğini düşündüğün hazzı, başkalarının da aldığını hissedersin.

Tam o an girilen kaotik psikoloji -kıskançlık, nefret, sinir, hayal kırıklığı- var ya, tüm dünya yıkımlarını başlatan hissiyat ile büyük paralellikler gösteriyor.

yalanlar ve yalanlar.

“Trende katliam yapasım var.”

“Bence yapma, çünkü insan öldürmek güzel bir şey değil.”

“Doğru söylüyorsun.”

Doğru söylemiyordum ama önemi yoktu; ne de olsa doğruların geçerli olduğu bir dünyada yaşamıyorduk.

trende katliam yapasım var.

Ancak birbirimize tutunarak ayakta kalmayı başarıyorduk. Saat 12’ye geliyordu ve gara henüz varabilmiştik. Gebze yönüne giden tren bir dakika kadar önce kalkmıştı ve bir yenisinin kalkmasına neredeyse yarım saat vardı. Her birimizin ortak dileği, bir an önce eve varmak ve hiç uyanmayacakmışçasına yatağa gömülmekti; fazlası değil. Aslında olduğumuz yerde de bunu yapabilirdik, içgüdülerimiz bunu öğütlüyordu bize, ama bir yandan da bunu yapmamamız gerektiğini iyi biliyorduk, çünkü bizler insandık –öyle olduğumuzu düşünüyorduk.– ve bulunduğumuz ülkenin en kalabalık tren garında uyumanın, toplumsal etiğe uygun bir davranış olmadığı beynimize yıllardır kazanıyordu. Hiç konuşmadık, ama hepimizin o an bir köpek, bir kedi, ya da bir bok böceği olmayı arzuladığımızı çok iyi biliyordum.

Yeni trenin dördüncü perondan kalkacağı anons edildi ve trenin en arka vagonuna geçtik; en azından öyle olduğunu anımsıyorum. Yeni trenlerden değildi, ama bu umurumuzda bile olmadı. Vagonun en arka kısmına oturduk. –“Oturduk” diyorum, çünkü kullandığım dilde zil zurna sarhoş bir insanın kıçını bulduğu ilk uygun yere bırakışını karşılayan herhangi bir eylem yok; varsa da ben bilmiyorum.–

Tren kalktı. İçeride, tam sağımızda oturan iki genç dışında neredeyse kimse yoktu. “Neredeyse” diyorum, çünkü bunu içerideki sessizlikten anladım. Zira o an kafamı döndürüp, vagonda kendimce bir nüfus sayımı yapabilmem, Sovyetlerin tekrar canlanıp, tüm dünyayı kızıl bayrak altında toplaması kadar hayaliydi benim için.

Bay B.’nin başını yasladığı Bay S. vagonun en arkasında, sol köşede uyukluyordu. Aramızda en dayanıklı görünen oydu. “Görünen” diyorum, çünkü başını kaldırdığı anda kustu. Bay B, yanındaki Bay S.’nin kustuğunu, ancak elini yüzüne götürdüğünde, Bay S.’nin sakalından yüzüne bulaşmış olan bir miktar kusmuk parçasını hissettiğinde fark edebildi. Kusmuk parçasıyla yüzleştiği anla, kustuğu an arasındaki zaman farkının, herhangi bir ölçü birimiyle ifade edilebileceğini sanmıyorum.

Bu acınası olaydan sonra, Bay S., Bay B ve Bay K, bulundukları yerdeki kusmuk kokusuna daha fazla dayanamayıp, başka bir yere oturdular. Orada tek başıma kaldım. Kusmuk beni rahatsız etmiyordu. Sağ tarafımdaki iki genç, –Tiner ya da bali çekiyorlardı.– bana doğru yaklaştılar. Bir süre muhabbet ettik. Kardeş olduklarını öğrendim ve ikisiyle de bilek güreşi yaptım. İkisiyle de yenişemedim, ama itiraf etmeliyim ki küçük olanın bilekleri daha güçlüydü. Büyük olanı, -Manken olduğunu iddia ediyordu.- bana ufak bir hap uzattı. Almadım. Bulutlara uçuş biletim olduğunu biliyordum, ama yerin dibindeydim. Çıkamazdım oradan, en azından o gece. Sonra ona sigara paketimi uzattım –Camel White–, beş dal çekti paketin içerisinden ve ardından benden beş lira istedi. Cebimde otuz sekiz lira vardı ama param olmadığını söyledim ve ona üç dal daha uzattım. “Eyvalah.” dedi sigaraları alırken, “Sen güzel adamsın.”

“Sen de güzel adamsın ve güzel olan tüm adamlar kadar da orospu çocuğu.” dedim; bunu söylerken, yanlış bir şey yaptığını fark eden bir adamın mahcubiyeti ve korkusu vardı üzerimde.

“Eyvallah.” dedi. Sözcüklerle değil, hislerle anlaştığımızı o an fark ettim. Işıklar söndü. Maltepe ve Cevizli arasındaydık ve ben Cevizli’de inecektim. Ayaklandım. “Sağlıcakla.” dedim ellerini sıkarken, ikisine de.

Trenden inerken büyük olanı bir bakış attı. “Elbet bir gün görüşeceğiz.” dedi bağırarak, belli ki buna inanıyordu. Kafamı aşağı doğru indirerek onayladım onu, ama görüşmeyeceğimizi iyi biliyordum. Çünkü ben gerçekçi bir insandım. Cebimdeki parayı, paraya ihtiyacı olan biriyle paylaşmayacak kadar da insandım.

Flesh

Her konuda fikir yürüten ve her konuda fikir yürütmek için en olmadık anlarda kendini ortaya atan bir arkadaşım var ve tanıdığım herkesle yatmış durumda.

Aslında bunların bir önemi yok, hepimiz modern hayvanlar olarak birbirini arzulamak için birbirine itilen kumandalı insanlarız bir yerde. Ama o kadar çok birbirimizden sıkıldık ki bunun farkına bile varamıyor gibiyiz. Tanıdığım tüm insanlar çirkindi ve tanıdığım tüm insanlar güzeldi kendine göre. Tanıdığım tüm insanlar taslak olarak iyiydi ancak hepsinin amına koyan geçmişten gelen bir yaşanmışlık bu taslağı sikertmeye yetiyordu.

Gelelim o arkadaşıma... O kadar mutlu ki şu anda; herkesi mutlu etmenin tüm yollarını öğrenmiş durumda. Onu artık eskisinden daha çok seviyorum ve onunla yatmadığım için de pişman değilim. Çünkü onu bağlayan tek şey onun başkalarıyla benim aramda bağlaç olma işleviydi o kadar.

Eh ne de olsa derinliği olan ve çok derin kelimeler kullanan insanlarız ayrıca. Ama bunun da bir hükmü yok çoğu yerde. Basit, kısa ve üstünkörü olan çoğu şeyi kıskanışımız hep bundan. Haylıydık evet, Derek Jarman hep haklıydı...

kısa yazdım, uzun okudum.

“Sen, kısa cümlelere aşıksın. Ama itiraf edemiyorsun bir türlü. O yüzden içine atıyorsun hep. Ve bunları hep kısa cümlelerle dile getiriyorsun. Dile getirdikçe, daha da fazla aşık oluyorsun. Sonsuza yakın bir yere gelinceye kadar bu döngü devam edecek. dikkat et başın dönmesin, yerler ıslak.”

Tek cümleyle önce kendini anlatmaya çaıştı. Sonra onu var edenleri. Yokluğu, hiçliği. Kendinliğinden bahsetti, dinginliğinden dem vurdu. Hala tek cümlesi devam ediyordu. Bitmek bilmeyen hayallerinden ve onlardan nasıl vazgeçtiğine de yer ayırdı. Bu cümle onların yanına da kalır mıydı? Toplumu var ettiğini düşünenlerin, yön vermek isteyenlerin, değerleri belirleyenlerin. Onların, onlardan daha güçlü olduğunu kabul edecek kadar öteki, bunu umursamayacak kadar aylak olduğunu ise cümlenin sonlarına yaydı. İçindeki tezatlığı öldürecek son noktayı koymadan önce, evrenin -ya da- kosmosun yanında ne kadar küçük olduğunu hatırlatacak minik eklemeler yaptı, herhangi bir filozofun herhangi bir çağda söylemiş olabileceği bir iki aforizmayı tırnakların gücüyle cümleye serpiştirdi. Bu noktayla birlikte, onu var edenleri tek cümleye sıkıştırmış, geriye sadece yok edenler kalmıştı.

O da yapması gerekeni yaptı. Var edeni yok etti. Ömrü boyunca yazdığı tek cümleyi silmek için delete tuşuna basmaya karar verdiğinde, durdu. Arkasına baktığında ne cümlenin başını görebiliyordu, ne de sonunu getirebiliyordu. Gerek de yoktu. Yavaşça gülümsedi, çayından bir yudum içti.

masallar ve yalanlar.

Bir çocuk. Yalnız. Yalnızlığının doğurduğu çaresizliğiyle bir başına boğuşacak kadar. Loş bir ışığın altında, gözlerini sözcüklerine çevirmiş ve bir saniye sonrasından habersiz; ruhunun çığlığını cümlelerine boşaltıp, onların sesine kulak tıkayabilecek kadar da bencil.

“Ruhumun kolay alev aldığını unutmuş olmalısın. İkimizi de yakman için, içime ufak bir kıvılcım bırakman yeterliydi.”

Bir çocuk. Hiç büyümeyecek bir çocuk, ama ruhunun masumiyetini henüz doğmadan kaybetmiş ve hiçbir zaman iyilikle yüzleşemeyecek; başlamadan kaybetmiş ve işin kötüsü bunun farkında, ama kazanmaya dair hiçbir amacı ya da umudu kalmamış, çürümüş, çoktan ölmüş, bir çocuk. Bir ceset. Belki bir hayvan.

“Ben yanlış yapardım güzel kadın, ama sen doğrusunu anlardın.”

Bir çocuk. Kederli. Nedenini bilip, çözemeyecek kadar da korkak. Hemen herkesten ve her şeyden korkabilecek kadar korkak; hele ki kendisinden ve yüzleşemeyeceği pişmanlıklarından. Kendisi? Belki de en büyük trajedisi, bu hayatta kendisine “ben” demesi.

“Sonunda “keşke hiç başlamasaydı.” diyeceğimi iyi biliyordum. Ama benim için önemli olan, en başında “sonsuza dek süsün.” diyebilmekti.”

Bir çocuk. Hiç var olmamış ve hayatının sonuna dek hemen her gün birilerince yok olmakla cezalandırılmış. En önemlisi sevdiklerince. Çocukça; kaybettiklerini tekrar kazanabileceğini düşünüyor ve ben şimdi ona hiç kazanamadığını hatırlatacağım. Bana inanmayacak.

“Sen masumiyet, ben kötülük.”

Hayır çocuk, hayır. Kötülük karşında duruyor ve sen sadece bir aynasın. Sen hiç sevilmemiş olan ve karşındakine görmek istediğini gösterdikçe başı okşanan bir zavallısın. Sen hiç sevilmedin ve hiçbir zaman da sevilmeyeceksin çocuk.

“Ben sana aşıktım, sen de bana. Peki mesele neydi? Bunu birilerine söylemiş olmam mı? Pekâlâ, perdeler kapansın.”

Şimdi bana inanmayacaksın, ama söylemek zorundayım. Seni hiç sevmediler çocuk. Hiç. İnanma, bunu beklemiyorum senden. Sen hayal etmeye devam et, nasıl olsa hiçbiri gerçekleşmeyecek.

“Benden seni unutmamı bekliyorsun. Peki, sen tanıştığımız anı yok edebiliyor musun? Sorunlu bir orospu çocuğuyum belki; ama ben seni, kimsenin seni sevmediği ve sevemeyeceği kadar çok sevdim beyinsiz karı. Unutmuyorum ulan.”

vol 1.

Sevgili dostum Doğan,

Oturabilmek için savaşan insanlar vardı; ayakta kalanlar ve ayakta olanlar. Kimileriyse oturuyor ve izliyordu. Çünkü biliyorlardı; orada oturabilmenin tek yolu buydu.

On beşinci yüzyılda yaşamak ve Amerika’ya giden ilk geminin içinde olmayı hayal ettiğim olur bazen. O zamanlarda, öncesinde ya da –yakın bir dönem için. – sonrasında, hayat insanlara büyük fırsatlar sunuyordu. Seni görebilen, geçmişini ve geleceğini bilen ve yaptığın her şeyden dolayı hesap vermek zorunda olduğun –o da inanıyorsan– tek bir tanrı vardı. Bir sihirbaz olup geçmişini yok edebiliyor ya da tanrı olup hiç var olmamış bir geleceği kazanabiliyordun. Oysa şimdi izafi bir tanrı değil, neredeyse tüm zihinlerce kabul gören, binlerce, hatta milyonlarca tanrı var. Sana yazdığım bu mektubu, söylediklerimi, ya da yüksek bir ihtimalle soğuktan titreyen parmaklarımı gören, başka, sınırlı bir güce sahip ve seni sahip olduğu bu güçle çıkarlarına aykırı düştüğün takdirde istediği şekilde yargılayabilecek küçük tanrıların olduğu bir dünyada yaşıyor ve büyüyemeden yaşlanıyoruz. Korkuyorum. Ya sen sevgili dostum, sen korkuyor musun?

Geçmişinden pişmanlık duyan, geleceğiniyse göremeyen, kaybetmiş bir adam gibi hissediyordum. Ölmek istediğim zamanlar oldu ve çevremdekilerin bu isteğimi gülümseyerek karşıladığı zamanlar. Üzülenler de oldu; gittiğim takdirde, hiçbir şey kaybetmeyecek olanlar. Gerçek dostlar ve “dostum” dediğim, ama hiçbir zaman dost olmayı başaramadığım insanlar.

Ölemiyordum. Ölüm beni istemiyordu, tıpkı hayatın da istemediği gibi. Güçsüzdüm, ama savaşmak gerektiğinin de farkındaydım. Düşmüştüm ve etrafımda kalkmam için uzatılan tek bir el bile yoktu. Ayaklarımı fark ettim, ellerimi ve sahip olduğum her ne varsa, onları. Yerimden kalktım. O günden sonra hiç düşmeyeceğini sanan, düşse dahi daha sağlam bir şekilde ayağa kalkabileceğine inanan, ya da günün birinde dünyanın en muhteşem düşüşünü yaşayacağına kendisini şartlandırmış, gerçek bir adam gibi. Ama gerçek bir adam olmak, bir çocuğun mutluluğunu bana sağlayabilir miydi? Bilmiyordum. Hiç bilemedim.

Rüzgâra karşı koydukça, yükselmeyi ve ihtişamını yüceltmeyi başarabilmiş tüm dostlarıma ve öncelikle sana;

Tüm iyi dileklerimle; sevgiyle ve sağlıcakla…