Nudistpezevenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nudistpezevenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

distopedya, part 2.

"They evolved. They Rebelled. There are many of them. And they have a plan."

Doğal yaşamdan uzaklaşmış olan insanlar çok yavaş ilerleyen bir döngü ile birlikte yaşamayı öğrendiler. Toplum olmak, hak, hukuk ve hürriyet gibi kavramlarla tanıştılar. Antik yunan'dan bugüne kadar onlarca ayrı toplum anlatıldı, hikayeler yazıldı, "Nasıl olmalı?" sorusu soruldu. Şimdi karşınıza bambaşka bir soruyla geleceğim. "Neden hiç soru yok?"

"Yıl 2984. Kutsal kitabın 1000. yılı. İnsanların distopyaları ütopya olarak görmelerinin ise 854. yıl dönümü. 2200 yılında başa gelen "Demokratik Faşist Parti" nin dinleri yok etmesi, basmakalıpları geçerli sayması ve okutulan tek kitabın, tek peygamber ve Tanrısızlığın çocuğu olan "George Orwell'in 1984 olduğu yıllar. İnsanların maskelerle yaşadığı ve tek dokunuşta yüzlerini, fiziki özelliklerini ve cinsiyetlerini değiştirebildiği çağ. "Huzur Çağı" diye adlandırılan dönemde hayatta kalan tek kıta olan "Avrupasyafrika" da, yerin yüz km altında yaşan insanların hikayesi bu. Her şey olanaklı ve bir o kadar olanaksız ki "duygu" denen kavram ölmüş, aşk, gurur, nefret, tutku, ihtiras, acı gibi kavramlar yemek yemekten hallice bir şekilde o zaman yaşayan insanoğlunu terk etmiş. Duygusuzluk beraberinde, sorusuzluğu getirmiş, o da cevapsızlığı. Toplum herkesten nefret ettiği anda aynı şekilde duyarsızlığı da yaşıyormuş. Birey, toplum olmuş, insan istediği anda herkese dönüşebilme özelliği kazanmış. Herkes olan insan ise hiçliği tatmış ve 854 yıl boyunca hayvani dürtülerinin yanısıra insani dürtülerini de kaybetmiş. Günlerden "Salertesi", saatlerden ise 23.45.36.27.19.


Bir insanın soru sorması için düşünmeye ihtiyacı vardır, mantığa ihtiyacı ve biraz da içgüdüye. Hepsi elinden alınmış bir toplum bugün 13 milyon "dahi moron" nüfusuyla tek bir kıtada yaşıyor, çiplerden besleniyor, dışkılarını dış dünyaya atıyor ve yer yüzünde kazılmış milyonlarca tünelden birinde nefes almaya çalışıyor. Bir gün ben de yakalanacağım. O tünellerin birinde bir bilgisayar virüsü olarak yaşıyor olmam, anti virüsümün üretilemeyeceği anlamına gelmiyor. İnsanları kurtarmaya çalıştım, herkes her şeye sahipken normalin ne olduğunu çoktan unutmuşlara yardım eli uzattım, uzattığım el bir karardı, bir küçüldü. El kayboldu, insanlık da öyle.

Bir direnişin seyir defteri, Captain. Franz Albert Tolstoyevski. a.k.a. Bay B."

Distopedya.


Bay B. güneşin yakıcılığına aldanmaksızın uzandığı filikasında bir sabaha uyanmıştı, deniz ile gökyüzü mavili güzellik yarışmaları yapıyorlar ve hangisinin daha güzel olduğunu seçmeye çalışıyorlardı. Bay B, çağın modern olduğu zamanlardan, her yerin denizlerle kaplı olmadığı, buzların erimek için sıraya girmediği ve insanların tümleşik hayatlarını -zamanlarıyla birlikte- küçük kağıt parçaları için feda ettiği bir zamandan birkaç şey hatırladı; "Ya gökyüzü mavi, ya deniz. Biri birini yansıtıyor ama ikisi de bunu bilmiyorlar, güzellikle boğulmuş, Narkissos a selam duruyorlar." Artık uyanmıştı, doğal yaşama geri dönülmesinin üzerinden 35 deniz yılı geçmiş, karalar kaybolmuş ve deniz, tüm "yaşam umuduyla" kendini insanoğluna adamıştı. Artık insanların ismi yoktu, balıkların ismi yoktu, denizlerin ismi yoktu, sadece "yeni şehir" vardı, New York bölgesinin yüksek binalarının çatılarından oluşan küçük bir koloni. İnsanlar nefeslerini 5 dakikanın üzerinde tutmayı öğrenmişlerdi, Bay B. yine eskilerden edindiği bilgileri harmanlayarak, "En yakın dostu küçük bir madagaskar maymunu olan bir adam evrim var demiş, insanlar inanmamış. Bugün ise tanrı, evrimin en büyük kanıdı olmuş." dedi, içinde yaşamını sürdürdüğü filikayı yeni şehire doğru sürdü. Artık para yoktu, deniz kabukları vardı, insanlar mutluydu, borsa manipülasyonları yoktu, büyük boy 3 boyutlu televizyonlar ve milyon kağıtlık bütçelerle hazırlanmış büyük prodüksiyonlar da. İnsanlar, modern toplum ekseninde dönmeyi bırakmış ama toplum olmayı unutmamış, birlikte yaşamayı her şeyden önce görmüşlerdi. Bir kadın veya bir erkek, ayrılmazdı. Deniz, insanları "bir köpek balığı türü" nden ayrı bir noktada konumlandırmamıştı, herkes eşitti. İnsan bir balıktı, deniz atıydı, deniz anasıydı veya diplerdeki bir kum.

Bay B. "Yeni Şehir" e ulaştı. Filikasının kayıt numarasına baktılar, gülümsediler. Gülümsemek bir ödüle dönüşmüştü, insan öldürmek veya vatanı için can feda etmek değildi insanları gururlandıran artık "gülümseyen bir surat" görmekti. İçeri girdi, son toprak parçasında yetişmiş tohumları insanların boyunlarında gördü. Altın veya gümüş değildi değerli olan, pırlantalar yoklardı, var olmayan bir maddeye nasıl değer yüklenebilirdi ki? Onlar da artık domates tohumlarına yüklediler değeri, patates görenler "alim" oldular, meyveler ise bir hayalden fazlası değillerdi. İçeriye doğru salınırken filikası kardeşliği gördü bay B. Kaybedilenlerin kazandırdıklarını gördü, yaşamın aslında sonsuz bir parçanın sonlu bir kum tanesi olduğuna kanaat getirdi -oysa en son kum gördüğünde 15 yaşındaydı, dil öylesine kuvvetliydi-, nefes almanın, bir parça balığın, küçük bir tahta parçasının ve karşısında kendi türünden olan insanın mimiklerinin en değerli hazine olabileceğine baktı, sustu, çünkü deniz herkesin yerine konuşuyordu. Güneş göz bebeğine temas ettiğinde bağırmaya başladı Bay B, söyledikleri hiçbir anlama gelmeyebilirlerdi ama tüm evren bir dudağın arasından onlara el salladı.

Bay B. 98210 numaralı odada uyandı. Vücudunda kablolar vardı. Beyaz önlüklü iki adam başında dikiliyordu, göz bebekleri gittikçe küçüldü ve artık nefes alamadığını hissetti. Ruhu ölmüştü, bedeniyle birlikte. Gözlük takan bilim insanı -beyaz önlük bilimi temsil eder, bilim insanı olmak için yeterlidir- gülümsedi, 98211 numaralı deneğin hayalleri de çalınmıştı. Sadece teknolojinin olduğu bir toplumda hırsızlar hayalgücü çalarlar. Hayalleri çalınmış bir adam öteki dünyaya yol alırken, 2 adam ellerindeki küçük tüplere bakıp gülümsediler, diğeri konuştu: "Bu ilk denizimiz, yüzmeyi özlemiştim."

Tersten, denemeler.

Bir parodinin içinde, başrollerde yine sen ve ben vardık. Bu sefer karanlık olana aydınlık, bilinmeyene ise inanılan demek zorundaydık. Parodiler böyleydi, her hareketimizin aksini yapmalıydık. Hava karardığında yeni bir günü yaşamalı, gün ışıdığında ise gözlerimizi kapamalıydık. Rüyalar gerçek, gerçekler yalan olmalıydı. Olmadı, yapamadık.

Parodiyi korkuya, gerçeği şakaya tercih ettik. Öldük, dirildik. Ölmedik, en öldüğümüz zamanlardı. Sabah uyanmazdık, perdeler açılmazdı. Perdeler açıldığında, ışıklar kapanırdı. Işıklar kapandığında, ölmek için haklı sebeplerimiz vardı. Ve biz öldüğümüzde, en baştan başlardık.

Sanırım o gece yanıma uğramasının sebebi de buydu. Hakim renk griydi, sokaklar sessizdi, arabalar hareket etmezdi, öylece durur ve bizi izlerdi. Trafik lambaları yeşil yakmayı bırakmış, sadece sarı rengin önderliğinde bir yanıp bir sönerken, çocukluk günlerimde takıldığım bir sokağa benzemeyen yolun en başında sen belirirdin. Parmaklıklar yoktu, kapalılık yoktu, simit satan biri veya otobüs durağı yoktu. Güneş vardı ve yok olmuştu. Sen içeri girdiğinde pencereden içeri sızan rüzgar, suratımı yalayarak sana doğru yaklaştı, sana dokunmadı, dokunmasın istedim ve çıktı. Sen onu fark etmedin, sen beni fark etmedin, ya da gözlerimi. aylar önce bir köprüden aşağıda sana bakan -ya da- ölü bir kuzguna.

Sabah olmuştu, karanlığın önemi kalmamıştı. O gitmişti. Hep giderlerdi. Yükseklerde uçan bir kuzgun hiç gelmemişti, ya da kanalizasyonda yaşayan bir fare. Sen onların yerine de gelmiş, sonra da git-miş-tin. "Bilmiyorum." derdim böyle zamanlarda. Bildiğimi bilmek zorunda olmayan insanlara ders verir gibi, kendimle dalga geçer gibi, öğrenmemiş gibi. Günlerden pazartesi olduğu veya saatin sıfır dokuz on altı olduğunu bilmiyordum. Güneşin tekrar kendini göstereli iki saat otuz altı dakika olmuştu ve ben bunu bilmiyordum. İki blok ötede, bazı sabahlar otobüste gördüğüm ve bunu bilmediğim adam, dokuz on beşi görememişti ve bunu bilmiyordum.

Evden çıktım. Hava almam gerekirdi, insan fizyolojisi bunu emrederdi, üşüdüğümde örtünmemi, terlediğimde soyunmamı, sevişirken soyunmamı, öpüşürken utanmamı. Fizyoloji yalan söyleyemezdi, kızarırdı. Gözlerim kızarırdı, sen kızardın. "Uyu biraz." derdin, Balıklar ölmeli ve kuşlar yüzmeli diye geçirirdim içimden. Uyku zordu, deneyim isterdi, iyi sevişmek deneyim isterdi. Biz iyi sevişirdik.

İki sene boyunca, haftada üç kere seviştik. Bazen dört. Genelde beş. Sonra uyurduk, o zaman uyku kolaydı, huzur isterdi. Biz onu bulur ve saklardık. Akşama kadar o huzuru sağa sola harcardık. Üç kutu nefrete bir tutam huzur, iki şişe kine üç gram huzur.

Huzur bitti.

--

Parça, bütün, parça, hiç.

Güneş, kendisinden bir parça koptuğunda çok üzülmüştü. Sonra bir parça daha koptu. Sonra bir tane daha. Güneş kocamandı, Güneş küçülmüyordu; Güneş üzülüyordu. Kendisinden kopan her bir parça, ondan uzaklaştıkça değişiyor, kimisi ona çok benziyor, kimisi sıkıca hazırlanmış bir kartopunu andırıyor, kimisi yemyeşil bir vadide açan tek bir kırmızı çayır gibi parlıyordu. Güneş onları görüyor ve gitmelerini istemiyordu. Sonunda düşündü ve her bir parçayı tek tek geri çağırmaya karar verdi. Güneş'in tahmin etmediği bir gerçek vardı, kopan parçalar asla yerine gelmezdi. Güneş olanı çok geç fark etti. Yerine gelmeyen her bir parça için kendi enerjisinden ipler oluşturdu. Tüm kopan parçaları tek tek ipiyle bağladı. Önce kendine, sonra birbirine. Güneş onların dans etmelerini istedi, onlar dönmeye başladı.

Güneş'in çocukları doğuyordu. Güneş'in çocukları doğuruyordu. Güneş artık üzülmüyordu.

Güneş'in çocukları kendi çocuklarına sahip olmaya karar verdiğinde sadece biri bunu Güneş'e söyleyebildi. En ortadaki çocuk, Dünya. "Ben senin torunların olsun istiyorum Güneş." dedi ona, "Bana her şeyinden yeteri kadar gönder ve ben de onlara ulaşabileyim." Güneş düşündü ve çocuğunun da kendisi gibi üzülmesini istemedi. Ona en değerli şeyini gönderdi, ya da tek sahip olduğu şeyi, ışıklarını. Işık çocuğa ulaştığında, çocuk her şeyi ayarlamıştı bile.

Bir tutam ışık,
İki tutam keder,
Üç tutam nefret,
Dört tutam aşk,
Beş tutam korku ve
Bulabildiği kadar bencillik.

Dünya herbirini dev kazanına koydu. Hiçbir şey olmadı. Dünya ağladı. Dünya ağlayınca gerekli olan son element de tamamlandı.

"Güneş'in Gözyaşları."

Dünya, Güneş'ten yapılmıştı; bu sayede içinde asla keşfetmediği ve güneşe ait olan özellikler olduğunun farkında değildi. Dünya'nın ağlaması yeterliydi, ya da öyle sanılıyordu. Lakin öyle olduğu vakit belli sorunların olacağından bahsederlerdi, eski yıldızlar. Eski yıldızların fısıltısı gelirdi kulağa "Salt Güneş'e ait olmayan her damla gözyaşı, bir duyguyu da yanında götürür".

Birden beklenen oldu. Dünya'nın çocukları doğdu. Küçük ve buruşuklardı; yumuşuk ve kırılgan oldukları kadar. Başlarda en ufak bir sorun bile yoktu. Dünya kendi çocuklarıyla oynuyor, onları yıkıyor, sonra da kendi ışığıyla kurutuyordu.

Ve bir gün kehanet gerçekleşti.

Güneş'in yaratıcısı olanların hepsini izliyordu. Güneş belki kusursuz olabilirdi ama çok sıkıcıydı. Yaratıcı sıkılırdı, aynı yıldızları görmekten, aynı karadeliklerden geçenleri saymaktan. Ama Dünya'nın çocukları öyle değillerdi. Onlar tahmin edilemezlerdi. Çünkü kusursuz değillerdi. Güneş'in gözyaşını değil, Dünya'nınkileri taşıyorlardı. Hiçbiri aynı değildi, kimisi çok korkarken, kimisi çok aşık oluyor, kimisi nefret ederken, kimisi merhamet duyuyordu.

Ve yaratıcı aşık oldu.

Bir gün karar verdi. Dünya'nın çocukları'nın kılığına girecek ve onlara aşkından bahsedecekti. Ama sorun şuydu ki, o kusursuzdu. Kusurlu olmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra Dünya'ya indi. En yaşlı çocuğun karşısına çıktı. Çocuk, buna dayanamadı, oracıkta ölüverdi.

Tanrı dayanamadı, ağladı. Her gözyaşı, yeni bir hayat başlatıyordu. Önce bitkiler, sonra en küçüğünden en büyüğüne sırayla tüm hayvanlar. Böcekler, mantarlar. Son gözyaşı damlasına kadar her damla hayat başlatırken, sonuncusu kıpkırmızıydı.

Ve kötülük doğdu. Bir daha da ölmedi.

Soğuk bir ölüm olsun, üşümek istiyorum.

Dinlemek için gece olmasını beklediğin şarkılar vardır ya bazen. Karanlıktan başka bir yerde duymaya katlanamadığın. O şarkı sana yazılmıştı ve sen bunu bilmiyordun.

Merhaba.

Ben adı sanı bilinmeyen o adam.

Bugün öldüğüm günden bir vakit öncesi, doğduğum günden bir vakit sonrası. Gökyüzünde yıldızlar değil, kara bulutlar var; yağmur dökemeyecek kadar yorulmuş ve içten içe ölümü bekleyen bulutlar. Saatin hiç mi hiç önemi yok, o beni, ben onu takip etmeyi çoktan bıraktık. Böyle saatlerde yalnız hissederim. Anlayacağın, yalnızlık bana fabrika ayarı şeklinde geldi. Annemin karnındayken üzerine çıkarak -canice- öldürdüğüm ikiz kardeşimin benden intikamı bu yalnızlık.

İlk cinayetimi anne karnında işlemiş olmam beni soğukkanlı biri yapmalıydı, ama yapmadı. Hala öldürürken heyecanlanıyorum.

Ben. Duyguları öldürürüm. Karanlıkta nasıl öldürdüğümü düşünürüm. Bugüne kadar işlediğim tüm cinayetler gözümün önünden geçer. Gözüm kapalıdır, göremem. Ben duyguları öldürür ve onları zihin mastürbasyonum için kullanırım. Tanrının benim için ölümü meşrulaştırma şekli tam olarak bu.

Temiz ruhlara tecavüz ederek başladığım işleme, hisli kalpleri katlederek devam ederim; yaşlı gözlerin kökünü kurutur, düşleyen beyinlerin zihnini çürütürüm. Bunlar oldukları sırada duygular ölmek için bana yalvarmaya başlarlar.

Ben. Dinlemem.

Öldürdüğüm her duygu karşılığında kazandığım her nefreti ise saklarım. Kimselerin göremeyeceği kadar derine işlediğim küçük odalarda kullanılacakları güne kadar beklerler. Çünkü bilirsin, her nefret bir vakit ortaya çıkar.

İçimdeki manevi ruha bir türlü ulaşamıyorum. Tanrı bazen sözcüklerin arkasına saklanıyor ve onu orada bulmamı istiyor. Nerede olduğunu bildiğim bir şeyi bulmam gerekiyor, bulamıyorum. Bu yüzden tanrıya inanmıyorum.

Aslında benim şanssızlığım bir katil olarak doğmak. Bu hayatın bana yaptığı ilk şakaydı.

Son şakasını yaptığında sen yoktun, hatırlamazsın. İnan, ben de hatırlamıyorum. Lakin arka fondaki müzik hatırlamak ne kelime, her şeyi biliyormuşum gibi hissettiriyor. Ben kendime kahve almaya gidiyorum, belki bir tek sigara. Burada ol, daha söyleyeceğim çok şey var.

Çünkü bilirsin, Sen öldüğünde tanrı, seni unutmuş olacak. Ben mi, belki.

sonsuz, ağrı.

bu gece dişim ağrıyor. her gece ağrıyan yerlerim bugün dinleniyor, ağrısı dişime vuruyor. gözlerim doluyor, en tiz gitar sesi kulaklarımı çınlatıyor. boğuluyor, bir balık kendi iç denizinde. savruluyor, rüzgarın istediği yöne solmuş bir yaprak. o yaprak yere düşüyor, beni görüyor. "neden burdasın?" diyor bana, "uçsana."

benim sevgilim bir balık oluyor o gece. balık boğuluyor, kendi iç denizinde. o ölüyor, ben doğuyorum. ben doğunca, o gülüyor. o gülünce, ben uçuyorum. kanatlarım o oluyor. o kanat olunca, ben gövde oluyorum. ben gövde olunca, o bırakıyor. o bırakınca, bir uçurum oluyor, biri düşüyor. bir düşünce, beni uçuruyor. ben düşünce, herkes uyuyor. onlar uyuyunca, ben ölüyorum. ben ölünce, bir balık oluyor, gözyaşlarıyla ağlayan.

ağlıyor.
sonlu dünyanın sonsuzu gibi.
dün varmışsın da
bugün olacaksın da
yarın için çok geçmiş, gibi.

dişim biraz daha ağrıyor, bir sigara yakıyorum. sigara yandıkça, ben ürperiyorum. ben ürperdikçe, hava daha çok soğuyor. hava soğudukça, ben titriyorum. titreyen ben, dişimi unutuyor. dişimi unutunca, yatağın üzerinde unuttuğum kitabı anımsıyorum. o, uyuyor.

Sondan bir önce, Baştan bir sonra.

Kapılar kapanana kadar yalnız olamazsın. Son söz söylenene kadar hiçbir hikayeyi bitiremezsin. Çoraplarını çıkarmadan asla çıplak olamazsın. Ekmeğin son parçasını çiğnemeden doyamazsın.

Görmezsin. Göremezsin.

Bulamayacağım şeyleri aramaya başlayalı kaç ay olmuştu, hatırlamıyorum. Bu işte zamanın hiçbir önemi yok. İnsanlar bana gelir ve “Bu eşyayı herkesin bulabileceği bir yere sakladım.” derler. Ve benim gerçekten o eşyayı bulup bulamayacağımı izlemeye koyulurlar.

Bulmam. Bulamam.

Gözlerim kör olduğundan değil oysa ki, yaradılışımdan gelen bir handikap. İnsanların bulabildiklerini bulamam. “Bende ne buluyorsun anlamam.” Sözünün sahibi benim. Bulamadan sahip olduklarım var. İstemeden sahip olduklarım gibi.

Mesela.

İsmim gibi. Hiç istememiştim onu. İnsanların bana “bir şey” demesini. Kim bir şey olmak ister ki? Herkes her şey olmak ister. Belgisizler şahıs olmak ister. Faili meçhuller bulunmak ister. Ben ise bulmak isterim. Ama.

Bulmam. Bulamam.

Gökyüzüne baktığımda gördüklerimi, kimseye gösteremem. Benim gördüklerimi onlar, onların gördüklerini ben göremem. Onlara “Gökyüzüne dokunabiliyorum.” derim, inanmazlar. Ama Allah’la konuştum diyen birinin yazdığı bir kitaba milyarlarcası birlikte taparlar. Allah’la konuşamıyorum derim, taşlarlar. İçimde kötülük hissediyorum derim, taşlarlar.

Taşlar, kalbimin en derinini taşlar.

Bulamadığımı söylerim, sevgiyi. Onların gözlerin içine baktığında gördüklerini. Büyük tutkuyu. Uyumu, iki tane ayrı yatanın uyumunu. Müziğin bu uyuma eşlik edişini. Işığın loşluğuyla arkadaki açıkları kapatışını.

Kalp atışını.

Hiçbir filmin sonunda şaşırmam, başında meraklanmam, ortaşında heyecanlamam. Kapalı ortamlarda korkmam, öpüşen insanlara bakmam. Bir perdeye yansıyan ışıkların renk cümbüşünü izlerken, kaç ayrı kare olduğunu hesaplar, renkleri gruplandırır, hangi renkler sevişirse nasıl bir renk çocukları olacağını hayal ederim.

Mesela.

Siyahla beyazı ise görücü evliliğine benzetirim. Sevişmek zorunda olanlara, hep sevişenlere, konservatiflere. Geleneksel avrupa sinemasını faşistlere benzetirim, aşılmayan değer yargıları ve koyu renk savunuşlarıyla. Hollywood’a ise “Devrim!” derim. Sinemadan anlamıyorsun derler.

Oysa renkler.

Onlar başka şeyler anlatıyorlar. Çeşitlendikçe güzelleşiyorlar, kayıp bir çocuğun hayalgücünde var olan adamın yok olma savaşında en öndeki askerleri oluyorlar, doluyorlar. Renkler azalınca da soluyorlar.

Yapraklar gibi.

Sonbaharda başlayan bir salgın gibi, grip gibi soluyorlar. Her biri düşüyorlar, hastaneleri olmadığı için kurtarılamıyorlar. Soyları tükenmesin diye güneş tekrar göğe tüm ihtişamıyla yükseldiğinde ona yalvarıyorlar; Yaprakların anneleri, kökler. Babaları, gövdeler. Babaları güneş yükseldikçe ona eğiliyor, Anneleri güneşin son kalıntısına doğru yaklaşmaya çalışıyorlar, en derine giderek. Giderek gidiyorlar. Severek gidiyorlar. Zoraki gidiyorlar. Yazgılarına gidiyorlar.

Biliyorlar.

Hiçbir zaman bulamayacaklarını. Onlara benziyorum. Koca bir ağacın japon bir çocuğun elinde çizgi romana dönüşeceği o küçük kağıda benzediğini bilmediği gibi. Benziyorum, ama neden?

Bulmam. Bulamam.

Köyün tek okulunun açık kalan camından dışarı fırlayan kağıdın evren üzerindeki tek hısmına, herhangi kocaman bir ağaca tekrar kavuşmak istemediğini kim söyleyebilir? Ona ulaştığında söyleyecek hiçbir sözü olmasa bile. Hiçbir söz olmadan yazılan şarkılar gibi, yalnızlığın tanımı gibi.

Gibi gibi.

Dünyada benden de yalnız olan tek bir şeyin olduğuna inanırım, etrafı başka arkadaşlarıyla süslenmemiş tek bir nota. Gitardan çıkan yalnızca bir nota. Hangisi olduğunun hiç önemi yok, tek.

Bir tek.

Bi tek atılan akşamların sonrasından bahsedeceğim akşamlarım hiç olmadı. Ben alkol tüketmem, üretmem de. Neden benimle aynı geni taşıdığını bilmediğini bir kısım akrabam ise üretir. Taptığı kitaplar izin vermediği için ise tüketmezler. Bundan 40 yıl önce, benim şimdiki yaşımdayken benimle aynı gözüktüğünü iddia eden bir akrabam bu durumu şöyle açıklar: “Allah bize rızkını verdi, günahını başka boyunlara asabilelim diye.” O adamı severdim.

Ama.

En çok kendimi.

SON.

(of a bitch)

Karanlıkta siyah rengini seçemiyorum.

"Geceleri çok canım sıkılıyor benim. Hatta bazen gündüzleri de sıkılıyor. O kadar sıkılıyorum ki, ayağa kalkıp, üzerine de mutfağa gidip bir tane daha mandalina almak gözümde büyüyor, kocaman oluyor, aklıma büyüyünce ne olmak istediğimle alakalı hayaller geliyor. Sahi, ben ne olmak isterdim?

Hatırlamıyorum biliyor musun?

3 yaşındayken edebiyat öğretmeni demişim bir iki kez.

Ailem hukukçu olduğu için, bir kere bile hukukçu olmak istemedim.

Bir keresinde kendi kendime, "ben, abim olacağım." demiştim

Belki de laneti hala üzerimdedir.

Onun benim yaşımdaki halinin güncellenmiş versiyonu gibiyim.

Saçımı niye onun gibi kestirdim?

Niye onun dinlediği müzikleri dinliyorum?

Niye onun gibi giyiniyorum?

Ve evet, ben neden bahsediyorum?

Özledim seni.

Sana sarılsam ve hiç bırakmasam.

Belki biraz ağlarım.

Özledim işte. Yalnız kalmayı özlersin ya bazen.

(Bu kısımda sen bir şey söylüyorsun, bakmıyorum bile, bir iki kelime seçiyorum.)

Yok sadece üst üste 2 kelime yazmak, bazen içmekten daha zevkli.

Ve bazen bir kaç kelime, en sert içkiden bile daha baştan çıkarıcı.

"Hiçbir zaman senin kadar güzel bir sevgilim olmadı."

Dersem.

İnanır mısın?

Niye sona soru işareti koyarım ki?

Tabii ki inanmazsın.

Shift tuşuyla aramda bir münasebet varmış gibi.

Olur öyle.

Bilirsin ki, bazen en güçlü -en az benim kadar- sözcükleri yalnızlık yaratır.

Sonra bununla yetinmez en zayıflarını kullanarak, yine o yok eder.

Bazen coşuyorum.

Bazen duruyorum.

Misal, televizyonun karşısına oturuyorum.

Bugün olduğu gibi.

6 saat kadar futbol izliyorum. Gözümü bile kırpmıyorum.

Büyüleniyorum, en az senin karşında olduğum kadar.

İnanır mısın, kendi tuttuğum takımın maçında genelde çişimi de onunla birlikte tutuyorum.

Onu boşver de.

Sen ve ben, neden hiç biz olamadık ki?

Buna bir cevap vermeliyim.

Hayal et. Bir gitar olduğumuzu. Evrende sadece 5 tane tel var. Her telde ise sınırsız noktalar ve bunlara bağlı sınırsız sayıda ses tonları var. Her insan o noktalara hapsolmuş, tek tek. En kalınından, en incesine kadar. Orada, bir yerlerde sen ile ben de varız. Ama biz yokuz, hatırladın mı? Birimiz en yukarıdaki teldeyiz, birimiz en aşağıdaki. Bana bastırdıklarında en kalın sesi çıkarıyorum, sen ise en incesini. Birbirimize yaklaşmaya çalışıyoruz, bunu deniyoruz. Bunu yaparken öyle geriliyoruz ki, birbirimizi bulamayıp serbest kalınca kendimize gelemiyoruz; daha da uzaklaşıyoruz. Gittik, gitmeye devam ediyoruz. Bize bastırmaya devam ettikleri müddetçe eskiyoruz, yaşlanıyoruz. Peki ya sence sen ve ben, neden biz olamıyoruz? Neden bize aynı anda bastırmıyorlar, neden benimle aynı sesi çıkaramıyorsun, neden seninle aynı sesi çıkaramıyorum?

Şimdi anladım! Duymamamız için kör yaratıldık biz, görmememiz için sağır yaratıldığımız gibi."

Sen uyurken ben günaydın derdim.

"Günaydınlar meleklerin en yücesi!"

Sabahları uyandığımda beynimde yankılanan seslerin en büyüğü, en derini ve en mutlu edicisini günler boyu sana sabahlarda tema olarak kullandım. Uyandım, uyudum, rüya gördüm, seni gördüm ve yazdım. Sana, sana olan tutkularımı kelimelere dökmek istedim, bi nebze yaptım, bi nebze ise yanından bile geçemedim.

Hayallerin karasularla yıkandığı ve güneşin tüm kötülüklerden kaçacak delikler aradığı bir coğrafyadan sesleniyorum. Empati yapabileceğim bir horozun yokluğunu doldurmaya çalışan serin havanın yaprak hışırtıları, ormandan gelen bozkurt sesleri veya kapatılmayı unutulmuş bir televizyondan konuşan eski dizi karakterleri, hiçbiri ama hiçbiri, bir horozun yokluğunu doldurmaya yetmiyor. Samimiyetin en güçlüsü, doğallığın en büyük simgesi çünkü o.

Betonarme yapılar arasında, saf metalik rengin keskin metalik bir kokuyla dansı esnasında insanların -ya da- doğaüstü varlıkların hayalgücü vasıtasıyla derin okyanuslar, yanan alevler, İstanbul'un en büyük gökdeleni kadar büyük kazanlar veya bir yamyam edasıyla alevler içinde yanışını izlediği insanlar görmesi doğal. Okyanuslar taşar; fakat sıcak bir gel-git dalgası onu tekrar eski haline getirir, getirmeye çalışır. Bu noktada Heraklitos'a katılmamak elde değil, sonuçta "Aynı suda iki kez yıkanılmaz." Bu noktada bize anlatmak istediği o kadar çok şey var ki. Evren, altımızda dönmekte olan dünya, kıtalar, milyonlarca kategorizasyona uğramış canlı ve cansız türler, her şey gün geçtikçe değişiyor. Fizik kurallarına göre hiçbir madde kaybolamaz, sadece şekil değiştirir.

Bu noktada şöyle devam edebiliriz; bana karşı olan tüm iyi niyetin, mükemmeliyeti gören gözlerin, sevdiğini fısıldayan ve şimdi "nefret ediyorum senden!" diye bağırmaktan zevk alan dudakların, ilk günden bir kıvılcım şeklinde yayılan ve tüm bedenini ele geçiren aşk, tutku ve saygı üçgenin, artık hepsi değişiyor ve değişti. Olumsuzluklar etrafını sardı, karanlıklar geceni aydınlattı, aydınlıklar çok uzaklarda göründü.

Ama aslında öyle değil! Hissetiklerinin bile ötesinde bir tutkuyla bağlı sana o silüeti bile bir boka benzemeyen çocuk. Evet hala çocuk, adam olamayacak kadar çocuk, belki de hayatındaki en büyük hataları coçukça sebeplere bağlayacak kadar çocuk, sevdiklerini üzdüğünü göremeyecek ve fark edemeyecek kadar saf bir çocuk. İlk defa izlemeye gittiği futbol maçı gibi, her tezahüratta dizlerinin çözülmesi gibi, seni gördüğünde kalbinin ve ruhunun bağı çözülen bir çocuk. Hatta, çocuksu bir aşkla bağlı olan çocuk.

Adam olamadı hala, adam olamadım. İnsanları üzdüm, insanların beni üzmesine izin verdim. Senden bile beter bi bok çukurunda hissediyorum kendimi. Lütfen bana elini uzat ve yükselebileceğimiz en yüksek noktaya beraber yükselelim. İlkokulda görünce boşlukları hisset olarak algıladığım ingilizce kalıbı, hayata geçirelim. "Fill in the blanks or feel in the blanks."

Hüzün ve gözyaşlarının hakim olduğu kabuslardan ve uykusuzca geçen gecelerden nefret edermişcesine, meydan okurmuşcasına söylüyorum:

"Sen benim yaşama sebebimsin, nefes alma sebebimsin ve bilhassa o nefesimsin. Sen benim o Nefesimsin; her alışımda seni biraz daha içeri çekmek ve her verişimde uzaklaşıp gitmene engel olmaya çalışıyorum. Yeri geliyor, seni orada uzun süre tutmaya çalışıyorum, senin de dışarıyı görmen gerektiğini düşünerek beni engelliyorlar. Bazen kalbim sıkışıyor ve nefes alış verişim hızlanıyor. Sen de büyük git gellerle vücudumun her noktasına yayılıyorsun. Yeri geliyor, yatağımın bir ucunda vücudunun belli noktalarına seni üflüyorum. Seni ve ruhunun bende kalan parçalarını. Birgün belki beni tekrar hissetmek istersin belki diye kendimi avuttuğum gecelerin akabinde belki alkolün de etkisiyle nefes alış verişim derin bir hal alıyor. Felsefik bir derinlik gibi, sen, senin maneviyatın, vücudumu yavaş yavaş ele geçiriyor ve sonra çıkıyor, sonra tekrar ele geçiriyor ve çıkıyor. Bunu bi döngü halinde, 1 milyon yıl boyunca yapabilecek kudrete sahip bir şekilde yapıyor hem de. Mutluluğun bir nefes uzağımda olduğunu bildikçe, hayata olumlu bakabiliyorum. Hayat ve sen, aynı paralellik üzerinde birbirini çekiştiren yapılar. Sen düşersen, hayat düşer; sen sıkı sıkı tutunursan, hayatım da derin bir "nefes" alır. Seni seviyorum."

Saatler boyu tekrar edebileceğim bir tempoda söylüyorum.

Hiç kimseyi sevmediğim kadar, şimdiye kadar hissetmediğim kadar, dünyalar kadar, iki kolun ulaşabileceği son mesafe kadar, annenin kokusunun mükemmelliği kadar. bir operanın kusursuzluğu, bir senfoninin uyumu kadar. Sembolist şiirlerin yoğunluğu ve en dadaist şiirlerin içtenliği kadar. Yukarıya doğru bakıp daldığında zihninde o oluşan muazzam silüet kadar. BU KADAR FAZLA.

Bana iyi geceler, sanaysa günaydınlar.

Daha önce hiç duymamış gibi.

Hani bazı şarkılar olur ya; sen dinlersin, sen seversin, daha kimse bilmeden. Her ritminde başka bir ruh hali yakalar, hiç bırakmak istemezsin. Elinden kayacak gibi oldu mu başka bir nota yetişir imdadına. Sonlu ezginin sonsuz ahengi öyle bir çarpar ki, aptala döner, kendini kaybedersin. Sonra bir gün olur; uyanırsın. İlk bakışta, her şey aynıdır. Hayatına olduğu gibi devam ederken hafif düzeyde farklılıklar sezersin. Sadece "senin" beyninin içinde çalması gereken bir kaç nota, çoktan başka bireylerce ele geçirilmiş, klonlanmış ve tüm topluma dağıtılmıştır. Bir dizi jeneriği, sıradan bir piyasa filmi, 2 sene 3 ay sonra batacak küçük ölçekli bir şirketin deneysel reklam filmi. Bu tarz olumsuz şartlar sayesinde şarkının 'sadece' sana verdiğini düşündüğün hazzı, başkalarının da aldığını hissedersin.

Tam o an girilen kaotik psikoloji -kıskançlık, nefret, sinir, hayal kırıklığı- var ya, tüm dünya yıkımlarını başlatan hissiyat ile büyük paralellikler gösteriyor.

kısa yazdım, uzun okudum.

“Sen, kısa cümlelere aşıksın. Ama itiraf edemiyorsun bir türlü. O yüzden içine atıyorsun hep. Ve bunları hep kısa cümlelerle dile getiriyorsun. Dile getirdikçe, daha da fazla aşık oluyorsun. Sonsuza yakın bir yere gelinceye kadar bu döngü devam edecek. dikkat et başın dönmesin, yerler ıslak.”

Tek cümleyle önce kendini anlatmaya çaıştı. Sonra onu var edenleri. Yokluğu, hiçliği. Kendinliğinden bahsetti, dinginliğinden dem vurdu. Hala tek cümlesi devam ediyordu. Bitmek bilmeyen hayallerinden ve onlardan nasıl vazgeçtiğine de yer ayırdı. Bu cümle onların yanına da kalır mıydı? Toplumu var ettiğini düşünenlerin, yön vermek isteyenlerin, değerleri belirleyenlerin. Onların, onlardan daha güçlü olduğunu kabul edecek kadar öteki, bunu umursamayacak kadar aylak olduğunu ise cümlenin sonlarına yaydı. İçindeki tezatlığı öldürecek son noktayı koymadan önce, evrenin -ya da- kosmosun yanında ne kadar küçük olduğunu hatırlatacak minik eklemeler yaptı, herhangi bir filozofun herhangi bir çağda söylemiş olabileceği bir iki aforizmayı tırnakların gücüyle cümleye serpiştirdi. Bu noktayla birlikte, onu var edenleri tek cümleye sıkıştırmış, geriye sadece yok edenler kalmıştı.

O da yapması gerekeni yaptı. Var edeni yok etti. Ömrü boyunca yazdığı tek cümleyi silmek için delete tuşuna basmaya karar verdiğinde, durdu. Arkasına baktığında ne cümlenin başını görebiliyordu, ne de sonunu getirebiliyordu. Gerek de yoktu. Yavaşça gülümsedi, çayından bir yudum içti.