seksen gram. bölüm bir.
Bir sabah dedemden bana kalan tek şey olan, hurdacıya bile satamayacağınız türden bir çalar saatin sesiyle lanet olası güne, bir daha uyanmamayı dilediğimiz bir gecenin ardından tekrar başladık. Size ayrıntıları anlatmayacağım. Doğrusu siktiğimin tuvaletinde manga okuyarak harcadığım iki saati merak ettiğinizi hiç sanmıyorum.
İspirto tuvaletin kapısına gelip, bağırarak kapıyı yumruklamaya başlamıştı. Aptal herifin tekiydi doğrusu, kapı açıktı ama o neredeyse kapıyı yumruklayarak kıracaktı. Kibar falan olduğundan değil, beni kapıyı kilitleyecek kadar malzemesinden korkan bir herif sandığından falan herhalde. Önemsemedim pek. Kıçımı sildikten sonra ellerimi yıkayıp, kitabı her zamanki yerine (Havlu dolabına. Sikindirik dolapta havludan fazla manga vardı.) koyup kapıyı açarak, o aptal herifin yüzüne her zamanki itaatkar görünen ama umursamaz ifademle bakıp: “Buyur ağabey” dedim “Ne istiyorsun?”
“Bizim mal ne kadardı Recai?” diye sordu. İsmin Recai’ydi. Bana Galatalı Recai derlerdi. Açıkçası Galata’ya bir kez bile gitmemiştim, karşı yakada kalıyordu ve karşı yakada bildiğim tek yer Karaköy’ün meşhur ve ucuz kerhaneleriydi. (Babam Galata taraflarının en bilindik cepçisiymiş zamanında. Eh, hanedan gibi bir şeydir bu unvanlar bizim alemde, kolay kolay unutturamazsınız.)
“Seksen gram falan kaldı ağabey. Ne yapacaksın?”
“Boş ver orasını.” dedi. Yüzünde pis bir ifade olduğunu bir çocuk bile sezebilirdi doğrusu.
“Aman, gözünü seveyim ağabey.” dedim “Muşmula’yı duydun, üçümüzü de ipe dizer bölgede satmaya çalışırsan.”
“Muşmula’yı muşmula yaparım, yarağım. Onu ortadan ikiye bölerim, sonra da kuzu eti niyetine yerim. Kimse benim işime karışamaz. Ama niyetim bölgesinde satmak falan değil. Şu uyuşturucu ile mücadele eden derneğe gideyim diyorum. Bağımlılıktan kurtulma ayağına malları kakalarım.”
Doğrusu İspirto korkak herifin tekiydi. Muşmula’dan ya da kendinden büyük olan herkesten korkardı. Bizim sokaklarda belli bir hiyerarşi vardır ve İspirto o hiyerarşinin altında bulunan küçük ağabeylerden biriydi. Sadece biz ona itaat ederdik, bahsetmiştim size. Ve birilerinin ona itaat etmesi, onun kendisini tanrı sanması için yeterince iyi bir sebeptir. Enseme bir şaplak attıktan sonra o pis gülümsemesini yüzünden bir an olsun düşürmeden evden çıktı. O herifi bir daha görmedim. O göt hoşafını inanın bir kez bile olsun görmedim; duyduğuma göre Muşmula niyetini bir şekilde öğrenmiş (Lağım ağızlı herifin kafasıyla ağzı arasında sadece birkaç saniyelik fark vardı ve çevresindeki herkese güvenecek kadar da saftı.) ve onu harcamıştı. Onun eksikliğini uzunca süre çekecektim. Ona ihtiyaç duyduğumdan ya da onu çok sevdiğimden falan değil, doğam gereği altta olmaya, emir almaya eğilimli biri olduğumdan. Uzun süre başsız kalacağımdan, bilirsiniz.
Ta ki Rıza Ağabey ile tanışana kadar. Vadi derlerdi ona, bazıları da organizatör. Yukarıdaki insanlardan iyi işler alır ve mahalleyi kullanarak bu işleri hallederdi. Tahmin edebilirsiniz, cebi dolduran sıkı işlerdi ama pis işlerdi ve mahalle aralarında üç kuruş için bu tip işleri yapabilecek bir dünya lağım faresi yaşardı. İşte Rıza Ağabey burada devreye girerdi. Bu sayede tanışmıştık. Ben o lağım farelerinden yalnızca biriydim. Öylesine bir hayatım vardı, öylesine bir şekilde sonlanacaktı. Anlatacaklarım sonunda efsane olacağımı falan sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben karmaşık bir ruhu olan basit bir adamdım ve kimse basit bir adamı efsane hâline getiremez, kendisi bile.
ellerin ellerde üşürler.
Yazdıkça özgürüz, çizildikçe korkak,
Bırak özgür olalım, özgürlükten kaçmayalım.
İsyan edelim düzene başımız yerde
Bilirim, anlamaz bizi bizden başka hiç kimse
Bırak anlamasınlar, bırak insanlara öte kalalım.
Düşelim, tutmasın elimizi bizden başkası
Umutlu bir çaresiz gibi, yüzümüzü asmadan düşelim
Bırak kendini bana, bırak dünyayı insanlara, bırak aşırı olalım.
Dünya dönsün, güneş yine açsın, kuşlar hep uçsun
Bir martı sana uçsun, o bize uçsun gerisini boş ver
Bırak, biz saatlerce birbirimize bakalım.
Bırak, hiçbir şey görmesinler, biz yine de bakalım.
suçlu sizsiniz.
spleen.
rastgele kesitler. üç.
Telefonumu elimden düşürmüş ve kapının yanında, yatağımın önünde, televizyon sehpamın tam karşısında öylece kalakalmış ve istemli bir şekilde olmasa da kitaplığımın yanındaki çöp kovasına bakmaya başlamıştım. Çöpler. Lanet olası çöpler kovayı ağzına kadar doldurmuştu. Acaba onlardan bir farkım var mıydı? O an olmadığını düşündüm. O an dünyanın geri kalanının baktığım çöplerden hiçbir farkı olmadığını düşündüm. Hepsi kendi hayatları müddetince başkaları tarafından kullanılmış zavallılardı ve oyunun sonunda da tıpkı orada gördüğüm çöpler gibi bir çöp konteynırını boylamayı bekliyorlardı. O an eğer varsa hayatın anlamını kafamda daha iyi oturtabilmiştim sanırım; hayat dediğimiz şey lanet bir oyundu; iki santimlik bir delikten girip, en iyi ihtimalle iki metrelik bir delikten çıkacağımız bir oyundu. Bizlerde o delik büyüdükçe kendimizi büyümüş sayan aptal oyunculardık. Aptaldık. Katıksız aptallardık ama ben? Ben o aptal olan herkesten daha da aptaldım; çünkü bir kızın ölümüne sebebiyet vermiş olabilirdim. Söylediklerimle yapmış olabilirdim bunu, söylemediklerimle ya da söyleyemediklerimle, onu hayatımdan çıkararak. Oysa onu hayatımdan sonsuza dek çıkaracağımı bilseydim acaba bunu yapar mıydım? Yapardım. Eminim ki yapardım. Boktan bir karakteri olan, bencil biriydim ben. Vicdanım bencilliğimi örtüyor gibi görünse de, onu perçinlemekten başka hiçbir halta yaramıyordu. Bencildim. Kendim dışında hiçbir şeyi gerçek anlamda önemsemeyecek kadar bencil bir orospu çocuğuydum. “Allah’ım” dedim içimden “umarım en kısa zamanda ölürüm.”
Parça, bütün, parça, hiç.
Güneş'in çocukları doğuyordu. Güneş'in çocukları doğuruyordu. Güneş artık üzülmüyordu.
Güneş'in çocukları kendi çocuklarına sahip olmaya karar verdiğinde sadece biri bunu Güneş'e söyleyebildi. En ortadaki çocuk, Dünya. "Ben senin torunların olsun istiyorum Güneş." dedi ona, "Bana her şeyinden yeteri kadar gönder ve ben de onlara ulaşabileyim." Güneş düşündü ve çocuğunun da kendisi gibi üzülmesini istemedi. Ona en değerli şeyini gönderdi, ya da tek sahip olduğu şeyi, ışıklarını. Işık çocuğa ulaştığında, çocuk her şeyi ayarlamıştı bile.
Bir tutam ışık,
İki tutam keder,
Üç tutam nefret,
Dört tutam aşk,
Beş tutam korku ve
Bulabildiği kadar bencillik.
Dünya herbirini dev kazanına koydu. Hiçbir şey olmadı. Dünya ağladı. Dünya ağlayınca gerekli olan son element de tamamlandı.
"Güneş'in Gözyaşları."
Dünya, Güneş'ten yapılmıştı; bu sayede içinde asla keşfetmediği ve güneşe ait olan özellikler olduğunun farkında değildi. Dünya'nın ağlaması yeterliydi, ya da öyle sanılıyordu. Lakin öyle olduğu vakit belli sorunların olacağından bahsederlerdi, eski yıldızlar. Eski yıldızların fısıltısı gelirdi kulağa "Salt Güneş'e ait olmayan her damla gözyaşı, bir duyguyu da yanında götürür".
Birden beklenen oldu. Dünya'nın çocukları doğdu. Küçük ve buruşuklardı; yumuşuk ve kırılgan oldukları kadar. Başlarda en ufak bir sorun bile yoktu. Dünya kendi çocuklarıyla oynuyor, onları yıkıyor, sonra da kendi ışığıyla kurutuyordu.
Ve bir gün kehanet gerçekleşti.
Güneş'in yaratıcısı olanların hepsini izliyordu. Güneş belki kusursuz olabilirdi ama çok sıkıcıydı. Yaratıcı sıkılırdı, aynı yıldızları görmekten, aynı karadeliklerden geçenleri saymaktan. Ama Dünya'nın çocukları öyle değillerdi. Onlar tahmin edilemezlerdi. Çünkü kusursuz değillerdi. Güneş'in gözyaşını değil, Dünya'nınkileri taşıyorlardı. Hiçbiri aynı değildi, kimisi çok korkarken, kimisi çok aşık oluyor, kimisi nefret ederken, kimisi merhamet duyuyordu.
Ve yaratıcı aşık oldu.
Bir gün karar verdi. Dünya'nın çocukları'nın kılığına girecek ve onlara aşkından bahsedecekti. Ama sorun şuydu ki, o kusursuzdu. Kusurlu olmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra Dünya'ya indi. En yaşlı çocuğun karşısına çıktı. Çocuk, buna dayanamadı, oracıkta ölüverdi.
Tanrı dayanamadı, ağladı. Her gözyaşı, yeni bir hayat başlatıyordu. Önce bitkiler, sonra en küçüğünden en büyüğüne sırayla tüm hayvanlar. Böcekler, mantarlar. Son gözyaşı damlasına kadar her damla hayat başlatırken, sonuncusu kıpkırmızıydı.
Ve kötülük doğdu. Bir daha da ölmedi.
kişisel gelişim kitapları
Kitapçıya girip, reyonlardan ‘kişisel gelişim’ bölümüne doğru yönelişin altında, kitapçıdaki diğer insanlar arasındaki kimliğini bile bulamayan lokal psikolojik travmalar vardır; ve bu kitapları öven, tavsiye eden ve okumayı tercih eden
herkes, kendisi ve hemfikirlerinin dahi özeleştiri yaparak kabullenemeyeceği bir kişilik bozukluğu içindedir. Çünkü en tipik kişisel gelişim kitabı bile, okuyucuyu, seçiminde ‘haklı’ olduğu yalanına inandırmıştır. Zira okuyucu artık objektif vizyondan subjektife kaymış ve doğru ile gerçekdışı arasındaki farkı algılama yolunda çıkmaza girmiştir…
Acınası bir durum.
Soğuk bir ölüm olsun, üşümek istiyorum.
rastgele kesitler. iki.
Altı kişiydik ve salçalı makarna, tavuklu tarhana ve karnıyarığın bulunduğu geniş mutfak masasında günah çıkarıyormuş gibi bir hâlimiz vardı. Herkes gün içinde yaptığı iyi şeylerden bahsederken, kötü şeyleri sonsuza dek unutuyordu sanki. Birbirimizin doğrularını önemsemiyorduk, hiç önemsemedik de ama yalanlarımıza her zaman şahittik. Kötü insanlardık biz. Kötü olduğumuzu kendimize itiraf edemeyecek kadar kötü olanlardandık.
rastgele kesitler. bir.
Evlerine gittik ve bir film izledik. Masumiyet’ti. Ben defalarca kez izlemiştim ama onun ilk izleyişiydi. İnanmazsınız, filmin üç ayrı yerinde, dakikalarca ağladı. Bunlardan biri de sonuydu ve onu susturmam için becermem gerekti. Aslına bakarsanız o gün niyetimiz sevişmek değil, sadece bir şeyler izlemek ve duygusal bir yakınlık kurmaktı ama ne zaman böyle bir niyetle o eve gitsek, hep sevişirdik. Siktiğimin evinde sevişmediğimiz tek bir gün bile olmamıştı. Ama diyorum ya sizlere, planımız bu değildi ve bu yüzden yanımda tek bir kondom bile yoktu. Böyle durumlarda genellikle karnına, göğüslerine, arkasına, ne bileyim içi dışında bulabildiğim herhangi bir yerine boşalırdım ama o sefer yaptığımız şey fazla tatlı gelmiş olmalıydı ki içine boşalmaktan kendimi alıkoyamamıştım. Başta pek önemsemedik. Birkaç saniye sonrasında yüzümdeki terler yüzüne boşalırken, gözlerine baktım ve gülümsedim. Dediğim gibi rahattık. Nasıl rahattık bilmiyorum. Ben takıntılı ve korkak bir gençtim ve onun da bu konularda havai, bohem bir kız olduğunu söyleyemem sizlere. Sanırım deneyimlerimizin doğurduğu bir sonuçtu bu, çünkü aynı şey iki-üç sefer daha başımıza gelmişti ve hiçbirinde herhangi bir tehlike oluşmamıştı. Kalktım üzerinden ve odanın bir köşesine fırlattığım külotumu altıma geçirdim; şu hiçbir cazibesi olmayan, kısa ve beyaz dede külotlarından hani. Çünkü rahattı onlar ve bir kızla birkaç kez sevişmişmişsem, yani beni tanımışsa, mutlaka onlardan giyerdim.