Meçhulden meçhule, şart koşan mektup

Merhaba, beni tanımıyorsun. Beni geçmişte görmedin, şimdi de görmüyorsun. Beni bilmiyorsun. Bütün bunlar bir serzenişin parçaları değil, şikayetçi değilim durumdan. Bu aşamada olması gereken budur, belki; birbirimize bakmak, bakakalmak en tabii hakkımızdır. Hatta, temel haklar ve hürriyetler arasında yer almalıdır. Sevmek de öyle olmalı; utanmadan, sıkılmadan, birbirimizi yok etmeden sevmek. Farkları gözetip, onların savunucusu olmak gerek; sen ben olabilmelisin, ben de sen. Geçişkenlik şart, glasnost gereklilik.

Mesafeler önemli. Yedide iki olunca hasret kalıyorum ve hasret güzeldir. Kalan beş sıkıntılı; ilkinde "head over heels", ikincide bayağı bir mutluluk, üçüncüde apati, dördüncüde hüzün, beşincide umutsuzluk. İsmine aşina olduğum, ama ismini telaffuz edemediğim adam güzel başlık atmış; ölümcül hastalık umutsuzluk. Bolca umudun varsa elinde, bana umut ver; umut fakirin ekmeğidir.

Merak etme, beni anlamaman normal. İki senedir kitle imha silahı görmedi kafam, parazit yapıyordur içeridekiler. Kısaca anlatmamı istiyorsan, tamam; Tanrı alpha ve omega ise, sen beta ve psi olmalısın.

Sevgilinin Koltuk Altı Kokusu

1 kg mandalina yiyip ardından, kalıp kalıp sepet peyniri yiyebilen bir arkadaşım var. Eski köy nehirlerinde ve mücavir alan dışında kalan yerlerde bulunan değirmenlerdeki taş gibi kocaman da götü var. Aslında birbirimizi hiç sevmiyoruz. Mesela o radiohead dinlemeyi bir şeyler sanan ve sanmakla kalan biri, bence jay jay johanson daha iyi. Aramızda anlaşma yapıp nihilist olmaya karar vermiştik en son. Ancak meme ucu, göğüs çatalı gibi dışavurumlarla bunu başaramayacağımızı anlayınca hemen vazgeçip makyevelist olduk.

Artık ikimiz ortalığın amına koyuyoruz. İstediğimiz her şeyi elde etmek için her şeyi son nefesine kadar kullanıyoruz. Nefes almayan canlılardan bile medet umduğumuz oluyor. Aslında Makyevel'i tanımıyoruz, solist falan sanırken bir kaç gün önce Nurşen teyzem söyledi bir düşünür olduğunu...

Yaşıyoruz ya bu bize yetiyor. Hiçbir şeyi de umursamıyoruz. Mesela ben öncelikle sevgilide ten uyumu değil koltuk altı kokusuna bakıyorum. Çok içten gelen ve sevgili ile bütünleşen inanılmaz aforizmatik bir yanı var. Bunun hiçbir deodorantla falan ölçülemeyen emsalsiz çekici bir yanı... Değirmen taşı kıvamındaki arkadaşım ise eline, gözüne falan bakmaya devam ediyor. Çünkü bilmiyor daha doğrusu bilmeyi dahi öğrenebilmiş değil.

Kısaca Makyevel'i çok seviyoruz...

Cevdet Konak'ın Maceraları - İtalya

Yıllar önce, bir 17 Mayıs günü İtalya'daydım. Venedik'e vardım ve gondollardan sorumlu kişiye orada çalışabileceğimi göstermek için pazularımı sıktım, kaslı vücudumu sergileyerek türlü hareketler yaptım. Sonra, adamın yanına yaklaşırken korku dolu gözlerle bana bakan adam ''No signor ben eş cinsel değilim, kırmızı gondoldaki Luigi eş cinseldir'' dedi. Kırmızı gondola baktım, evet Luigi eş cinseldi. Söylemese de pembe kürekten anlaşılıyordu. Neyse, ona durumu anlattım ve beni işe aldı.

Venedik kanallarında kâh yabancı turistleri, kâh romantik bir akşam geçirmek isteyen İtalyan çiftleri gezdirdim. İtalyanca şarkı söyleyen gondolcuları gördüm ve ben de bir cd çalar alıp gondol içine gizleyerek playback yapmaya başladım. Gondola binen turistlere ağzımı oynatarak kendimden geçercesine İtalyan ezgileriyle büyük bir zevk yaşatıyordum, ta ki cd takılana kadar. Çinli turistler birden bana çemkirdi ve paranı vermeyiz gibi jest ve mimiklerde bulundular. O sinirle Çinlilere kürekle giriştim ve gondolu batırıp kaçtım.

Akıntılı suda ölümden dönmüştüm ve yüzerken düşündüm, sülalede hiç havalı ölüm yoktu. Eşref enişteme Adana-Pozantı yolunda kamyon çarpmış, Hulisi dayım da Dudullu'da kanalizasyon çukuruna düşmüştü. Ali Ekber dedemi ise köyde buzağı tepmişti. Acaba kendimi Grand Kanal'ın serin sularına bırakıp ölse miydim, ne kadar havalı olurdu. ''Cevdet, Grand Kanal'da boğularak öldü!'' İleride küçük kuzenlerim benden ve ölümümden gıptayla bahseder, hava atarlardı.

Şimdi ne zaman Beyoğlu'nda gezerken İtalyanca şarkı duysam, gizli gizli playback yapar; kendimden geçerim.

Ünlü manken Neşe Denyana'nın sırlarla dolu hikayesi!

Eve gittiğimde salonda uzanmış uyuyordu. Hemen odaya gidip üstüne örtmek için pike aldım. Salona döndüğümde uyanmış, gülümseyerek bana bakıyordu.
-Uyandın mı?
-Sence?
-Doğru bilirsem bir öpücük alırım ama.
-Tamam, hadi o zaman.
-Uyandın?
-Oley bildin. Hadi gel hediyeni al.
-Nasıl geçti günün?
-Bugün eve bir kadın geldi.
-Ne için gelmiş?
-Senin eski bir arkadaşınmış adı Neşe.
-Neşe mi? Nasıl biriydi?
-Uzun boylu, esmer, güzel bir kadındı. Hatta dudağının üstünde beni vardı.
-Emin misin? Ne yaptı peki?
-İçeri girdi, senin ona vermen gereken bir şey varmış, yerini tarif etti aldı ve gitti. Aradım seni ama telefonun kapalıydı. Haberi var deyince ben de bir şey diyemedim.
-Ne aldı peki?
-Yatak odasında, yatağın altında bir kutu var dedi. Gittim baktım, gerçekten de bir kutu orada duruyordu.
-Ne? O kutuyu mu aldı?
-Evet ne oldu? Yoksa haberin yok muydu? Sanırım ben bir hata yaptım.
-Bak söyleyeceğim ama geçmiş bir olay olduğu için takılma tamam mı? O kutuda eski sevgilimin eşyaları duruyordu. Sana anlatacaktım ama uygun zamanı bekliyordum.
-Ne! Eski sevgili eve kadar gelip eskiye ait anılarınızın bulunduğu kutuyı alıyor öyle mi? niye anlatmadın bana? anlatsan vermezdim ve kovardım onu!
-Canım sakin ol.
-Neden sakin olayım? Bu kadar ilginç bir olay karşısında nasıl sakin olmamı bekliyorsun?
-ilginç mi? o zaman bekle, sana bir şey göstereceğim. Yatağın alt tarafında bir dosya var, onu bana getirir misin?
-Pekala getiriyorum, bakalım altından ne çıkacak, çok merak ediyorum.
-Bak bakalım.
-Bu ne ?Eski gazeteyle alakası ne bu durumun?
-Haberi okur musun?Sonra yanındaki fotoğrafa bak.
-Eski Türkiye Güzeli Neşe Denyana dün geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.

Seni tanımamak istiyorum.

-Neden tek başına oturuyorusun?
-Çünkü, yanımda kalbim gibi bomboş ve bu yüzden sanırım mutsuzum.
-Mutsuz olduğun zamanlarda aklına mutlu olacağın bir şeyler getir.Çok severek yaptığın bir şey. Neyi çok seviyorsun mesela?
-Çok mutsuz olduğum zamanlarda aklım başımdan gidiyor, onun için aklıma mutlu olacağım bir şeyi getirip her şeyi karıştırmak istemem. Sakin olur, geçmesini beklerim. Neyi çok seviyorum dersen, çok benim için bir miktar değildir. Sadece severim ben. Canımla karar veririz.
-Canın? Demek bir sevgilin var?
-Canımın istediği şeyleri severim. Canım benim, benim, benim canım. İnanır mısın bir yerime bir şey olsun ilk ben üzülürüm.
-Seni tanımak istiyorum. İlginç, farklı birine benziyorsun.
-Orada dur işte. Beni tanımadan sevecek birini arıyorum. Şimdi sen beni tanıyacaksın sonra en küçük hatamda "bütün kadınlar aynısınız" diyeceksin.
-Ben yalandan hoşlanmam. Öyle demeyeceğimden emin olabilirsin.
-Neden emin olmak için uğraşıyorsun. Emin olunan bazı şeyler, hiçbir şey yapmadan ortaya çıkar.
-Peki, o zaman ben seni hiç tanımamışım ve hiç tanımak istemiyorum. Benimle, beni tanımamaya var mısın?
-Bilemiyor..
-Şiiş uğraşma boşuna. Hadi emin olamayacağımız şeyler yapalım bugün. Belki de ortaya çıkaracak çok şeyimiz var.
-Deniz kenarından yürüyelim mi?
-Harika olur. Pumuk şeker sever misin?
-Bayılırım..

Komşunu kendin gibi sev

Hayatımın şu anına kadar, bilinçsizce de olsa, uygulamaya çalıştığım bir ilkedir. Bir noktadan fire versem de, ötekini artırmışımdır. Kendimden çokça bahsetmeme rağmen, kendimi fazla sevdiğimi söylemem mümkün değil. Bu yüzden, kendimden fazla sevmişimdir komşularımı kimi zaman. Bazen o kadar sevmişimdir, ismi sevgi olmaktan çıkmıştır artık. Su üstünde yürümeyi bırakıp, derinlere dalmışımdır. Uyuşmayı ve uyuşturulmayı tercih etmişimdir; teslimiyetçiliğin dibine vurmuşumdur. Sağ yanağıma vurmuştur biri, solu çevirmişimdir; sola vurmuştur, tekrar sağı çevirmişimdir. Halinden memnun bir sapığım, an itibarı ile. İnansaydım, iyi bir Hıristiyan olabilirdim belki. İnandığım takdirde, ikisini birden başarmak da ihtimaller dahilinde. Biraz ondan, biraz bundan; neden olmasın?

2 ben, 1 anonim

Parmak uçlarım uyuşuyor, aynı anda sinirlerim geriliyor. Uyuşuk bir insan olmama rağmen, uzuvlarımın uyuşmasından nefret ederim. Elimdeki kitabı bir kenara koyuyorum ve parmaklarımı esnetmekle uğraşıyorum. Ne kadar uğraşsam da geçmiyor. Hissizleşmiş parmaklarıma bakıyorum; şekilleri her zamanki gibi, fakat benim olduklarını kabullenemiyorum. Sokakta sıklıkla karşılaştığım, simaen tanıdık o yabancı gibi görünüyor gözüme. Temas edebileceğim kadar yakın, ama egemenliğimin dışında.

Zihnim uyuşuyor, bitmek bilmez açlığını yatıştırmaya çalışıyorum. Bir ateşi söndürmeye yönelik değil yaptığım, ateşe ateşle karşılık vermek bile değil; ateşi beslemek. Elimde sadece kağıtlar ve kuru otlar var. Zihnim uyuşuyor, gurbetten eve dönüşün teskin edici sevincini yaşıyorum. Her şeyi yutan ateş, zihnimin derme çatma şehirlerini yerle bir ediyor, zihnimi temizliyor. Nadiren olduğu üzere; düşüncelerim berraklaşıyor, düşüncelerime odaklanıyorum. Uykusuzluk ve bol müzik eşliğinde, dünyanın anlamı belirsizleşiyor nazarımda; daha canlı renklere bürünüyor, bir sanat eseri haline geliyor.

Bir şeyin varlığını teyit ettiğinde, onu isimlendirme ihtiyacı hissedersin; ona seslenebilmek, hitap edebilmek, onunla iletişim kurabilmek içindir bu isimlendirme merasimi. Bir insanın isminin de diğer nesnelerden pek bir farkı yoktur; başkaları tarafından anılmak suretiyle, toplum içinde varlık gösterebilmesi için konulmuştur. Biri isminizi andıkça-söyledikçe varlığınız belirginleşir, tersi olduğunda ise silikleşmeye başlarsınız. Silikleşmenin son noktasında size verilmiş olan ismin işlevi kadar, anlamı da kalmamıştır. Tebrikler; toplumdan soyutlandınız ve görünmezlik mertebesine ulaştınız. Artık kendinize isim takabilir-uydurabilir, kendinizi istediğiniz şekilde var etmeyi meşgale haline getirebilirsiniz. Unutmayın; yeni vardığınız bu gerçeklikte her şey kendinden menkuldur.

Öldükten Sonra İzlenmesi Gereken 100 Film

‘O taraf’ta bir film birkaç yüzyıl sürer. Sinema salonlarına girişte bilet yerine insanların ense derisi kullanılır; salonlar ceset kokar. Koltuklar dar ve eski... Gişedeki biletçi ezelden beri aynıdır; saçları yosun tutmuş, gri gözlü, soluk benizli, üstünde eski ve yırtık mavi-mor çizgili gömleği olan eşcinsel bir ihtiyar, "Söyle evlat!" der yüzüne bakmadan. Bilet istersin, dondurucuya doğru isteksizce uzanıp bir parça deri çıkarır. Film tercihin yok; 100 salon, tek film: ’100 FİLM BİRDEN!’ İhtiyar bileti uzatırken:

"81.salon. İyi eğlenceler."

Bileti alıp bir koridora girersin, kapılar kapalıdır. Bob Dylan çalar hafiften, cızırtılı ve bozuk bir ses:

"Knockin’on heaven’s door..."

İlerlersin koridorda, elindeki deri parçası terden ıslanmıştır. Her salondan farklı sesler işitirsin; çığlık sesleri, ağlamalar, gök gürültüleri.. Sesler o kadar gerçekçidir ki, içeride film oynadığını bilmesen, bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüp ürkebilirsin. Yürümeye devam edersin, koridor ışıkları yanıp söner ara sıra.

81.ye doğru yönelirsin, koridorun sol tarafında, diplerdedir. Tam karşıdaki duvarda, gireceğin filmin afişini görürsün; sarı renkle yazılmış ’100 Film Birden’ dışında bir şey yoktur afişte, simsiyahtır.

81.nin önündesin, kapı kapalı, kapı kolu filan yok. Kapıyı tıkladığın anda koridordaki müzik kesilir, kapıyı uzun saçlı, orta yaşlı bir adam açar. Üstünde mavi-mor çizgili, biletçiye kıyasla yeni bir gömlek vardır. Gri gözleriyle şöyle bir süzüp hiç konuşmadan bileti alır, koklar. Sonra sana doğru yönelip saçlarını koklar. Koltuğunu gösterir. İçerideki kötü koku önceden biraz rahatsız etse de alışırsın sonraları.

Film henüz başlamamıştır. Dev ekranda film tanıtımları döner kısa kısa. O da ne! ‘Bu taraf’tan bilindik filmlerdir bunlar. Yanındaki yaşlı kadın sanki bu şaşkınlığını fark etmiş gibi, uyuşuk bir ses tonuyla: "Ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film," der.

Bu arada tanıtım biter, ekran kararır önce. Birkaç saniyelik bir sessizlik olur; salon zifiri karanlık. Kanının çekildiğini, hafiften uyuştuğunu fark edersin. O sırada yanındaki yaşlı kadının sesini duyarsın:

"Henüz değil, henüz değil…"

Evet bu saçma sapan bir rüyadır aslında. Fazlasıyla saçma sapan…

Hepinizi Döverim

Merhaba.

Yatağım hayli kötüdür, mutfakta harikalar yaratan hünerli bi yanım var ama.

Biz mahallece acayip derecede nihilistiz, hiçbirşeye inanmadığımız için elimizde avucumuzda bi bok yok. Henüz kavram kargaşasından çıkabilmiş değiliz hani.

Pek çok insanın beni düşünerek 31 çektiğini biliyorum. Hem öyle olmasa bile bu şekilde olması gerektiğini düşünen edilgen bi yanım var zaten, bu bana yetiyor.

Bizler mahallece erken yatan tipleriz. Ben mesela yatağın duvar dibine aboneyim, hep iki kişilik yatakları tercih ediyorum, belki yanım bi gün dolar umudu ile. Şansımı sikeyim ki dolmuyor.

Uyurken yastığı alt üst eden bir yanım da var. Böyle daha mutlu hissediyorum kendimi. Bazen de yatağın güney ucuna doğru uzanıyorum. Bu daha iyi düşünmemi sağlıyor. Ancak değişen bi bok yok. Bunca şeyi yalnız başıma yapıyor olmanın yarattığı ağırlık bazen boğuyor beni. "Keşke..." diyorum "...yanımda biri daha olsa da..." ama tamamlayamıyorum sonrasını...

Kısaca ben çok nihilistim, aslında anlamını bile bilmiyorum ama hepinizi döverim...


Kötü

Nerede ne kadar sevilesi insan varsa, hepsi zamanında başkaları tarafından sevilmiş. Ortada sevilecek insan yok amına koyayım.

O değil de "Neden beni fark etmiyor, ben bu kadar silik bir bok muyum?" gibi sorularla aklımı tüketirken bunu fark ettim bir anda. Hep kapılmış sağlam yürekli insanlar...

Artık gözümü açtım, çevremdekilere bakarken öncelikle "Neden daha önce bir başkası tarafından tercih edilmediğine" ya da "Neden böyle yalnız kaldığına" bakıyorum.

Ve biliyorum ki iyi bir bok olsaydı, bana kadar onlarca kişide alırdı soluğu, asla bana bırakmazlardı. Kötü, çok kötü... Ama böyle...